Salı, Mayıs 15, 2007

3N + 1F


Bizim iş yerinde bir Müjdat Abi var. İncedir, uzundur, ama onun ötesinde ince bir insandır, konuşmasıyla insanı sakinleştirir. İlk hoşbeşlerimizden birinde bana 'En çok hangi hayvanı seversin?' diye sormuştu birden, ben de "Zebralar çok güzeller, zürafaları halleri çok acıklı geldiği için severim, iki penguen bir araya geldi mi de çok komik oluyorlar" demiştim. Güldü, "Ben de kedi köpek konuşacağız sanmıştım" dedi. O kediden konuşulsun sever, kedisi vardır, binanın çevresindeki kedileri de evden naylon poşette getirdiği mamalarla besler. Bir de bulduğu her şeyi okuduğundan, çok saçma enformasyonlara sahiptir, o yüzden hoşbeşi ayrıca zevklidir. Her şeyi okur derken, ayrımsız her gazete, derginin ötesinde, aralardan çıkan el ilanlarını, iş yerine gelen her türlü bülteni de atlamaz... Bir kez elinde kendisinin kullanmadığı bir ilacın prospektüsünü bile görmüştüm.
İşte Müjdat Abi'den öğrendim, Bodrum yerli ahalisinin sık kullanılanlara eklediği bir diyalogmuş. Biri soruyor "N'apan?". Diğeri cevap veriyor: "N'apam?" Tabii ne yapsın ki. Söz yine ilkine geçiyor, ki o da haklı: "N'apçen..."
Çok temiz bir diyalog gibi geliyor bu N'apan/ N'apam/ N'apçen üçlüsü. Bir yandan beyhude hepsi, bir yandan empatinin kralı gizli, herkes birbirinin halini o kadar iyi anlıyor ki aslında.
Biri bana "N'aber?" diye sorduğunda, çoğunlukla "Normal" derim bayağı bir zamandır. "İyi" demeye dilim gitmez, "kötü" desem, e kötü de değilim. "N'aber" girizgâhına yekten, "Şu oldu, bu oldu..." diye girmek de abes. Soranın da sorduğu o değil zaten... Fakat bu "normal"in yaygınlaşmasını da şaşkınlıkla izliyorum. Eskiden "normal" dediğimde anormal bir şey olurdu, gülen çıkardı, laf sokan çıkardı, egzistansiyalist bir hoşbeşe kapı açılırdı, iyiydi. Ben anormal olsun diye değil, "E işte" manasında diyordum, ama "Normal" de fazla normalleşti; sıkıldım, sıkılmışım. Kendi halime bırakıldığımda "N'aber"e "N'olsun?" diye cevap verdiğimi farkettim yakınlarda. Ne olsun işte... Bir empati kırıntısıdır beklediğim, ne olsun işte, ne olabilir ki...
Ecnebi memleketten hangi eş dostla konuşsam, yazışsam bu sıra, bana "N'aber?", sonra da "Kırmızı bayraklı mitinglere katıldın mı?" diye soruyorlar, "very fantastic" diyorlar. Dışarıdan nasıl görünüyor işte... N'apan/ N'apam/ N'apçen'i başka bir dile çeviremeyeceğim gibi, aklımdakini de çeviremiyorum onlara. "Fine" diyorum, "and you?"

Cuma, Mayıs 11, 2007

Dışarı takım verilmez


Lisede miydim, üniversite başı mı? Bir telefon fihristine ilkçağ filozoflarından girmeye başlamıştım. Bayağı, T harfine Thales girmiş, şunu demiş, bunu demiş, fikriyattan öznel seçmeler... Sonra aynı fihriste gazeteden okuyup okuyup Venezuella Devlet Başkanı, bizim Dışişleri Bakanı, BM Genel Sekreteri her kimse, isimlerini giriyordum. İyi geliyordu, her şey kontrolümde gibi hissediyordum. Düşünce tarihine en baştan başlamıştım, o gün ne olup bitiyor, ona da başka bir aşinalıkla hakim oluyordum sanki. Başbakanlar değişirdi, Savunma Bakanları, ama düşünce tarihi fihristten geçerek yaşadığım güne geldiğinde çift taraftan ne olup bittiğini anlayacaktım. Şimdi öyle düşündüğümü düşünüyorum, öyle bir plan yaptım, düşünülmemiş başlık kalmasın istiyordum diye düşünüyorum. Ancak böyle anlayabilirim diye düşündüm diye düşünüyorum. Fihrist kaldı öyle; kimbilir ne zaman...
Beşiktaş'ta bir 'ziyafet salonu' var. Ziyafetlerimiz için kiralayabileceğimiz bir yer. Hiç bir ziyafete davet edilmedim.
Ziyafet.
Ne acayip bir kelime değil mi, sesli söyleyince.
Eve gelirken taksi şoförü 'Hızlı gidiyorum, ama korkmuyorsun değil mi?' dedi aynadan. Bir ara korkmuştum. 'Otuz yıldır bu yollardayım, öndeki araba takla atsa nereye kaçacağımı bilirim, rahat ol.' Bu nasıl bir telkin?
Otuz iki yıldır bu yollardayım, öndeki araba takla atsa...
Artık elde ne varsa...

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

Antenler deplasmanda


Tebdil-i mekânda yeni hafakan var:
- Bir taksiye bindik. Bıyıklı, saçı karlı bir amca, taksinin koltukları üzerine dev bir halının minyatürü gibi kilimler koymuş. Ön camda tükürükle yapıştırılan iki vantuzun tuttuğu, plastikten bir dikdörtgenin üzerinde aynen şunlar yazıyor: "I'd die for you/ You know it's true/ Everything I do/ I do it for you" En sonda da Winston Churchill söylemiş gibi imza: Brain Adams... (Dikkat; basbayağı Brain!)
- Bir duvar yazısı: Seniha never.
- Gar'daki gazete bayii, bir rafı çocuk kitaplarına ayırmış. Çok kötü kapaklar. Bir isim aniden okuyanı vurur: Huclaberry Finn. (Bunu mu demek istediniz?)
- Bir tabela: Süper kokareç. (Zannımca koka bitkisinden...)
- Yandan bir kulak misafirliği. İki genç sevgili. Oğlan diyor ki "Ömer Hayyam Semerkant'ta doğmadı ki, nereden çıkarıyorlar. Hem adamı da kafir gibi göstermek istiyorlar. Tamam o da içkisini içmiş, aşk yapmış, meşk yapmış, ama sonra tövbe etmiş. Bir sürü pişmanlık rubaisi vardır. Bunu söyleyen o salak kız da dini bütün bir insan olsa! Sanki başkasının günahından o yanacak, herkesin kendine..." Sevgili de diyor hemen "Ben senin için yanarım hayatım". Oğlan bir rubaiye yekten giriyor: "Ben de yanarım, grill olurum."
Ben Eskişehir'deydim.

Perşembe, Mayıs 03, 2007

Bunu mu demek istediniz?


Google yeni bir adet çıkardı, klavye sürçmelerine karşın güya bizi kolluyor, 'Bunu mu demek istediniz' diye soruyor. Eyvallah, da her zaman işe yaramıyor. Diyelim -niyeyse- 'karyola' yazarken çift l (le) bastınız, boşluğumuzdan faydalanarak bize arattırmaya çalıştığı şey 'karayolları'. Aradığınızdan az biraz şüpheniz varsa... Ya da bile isteye 'Tiren' yazdınız, Tiren Denizi manasında, kim karışır, İtalya'ya gideceğim belki... Ama yok, illa sığa çekecek bizi 'tren mi?' diye...
Zaten word'ün otomatik düzeltmelerinden de hazzetmem, bir daha okur, e çıkarsa da tashihimi yutar otururum.
Başka bir şey ararken başka bir şey buldum zihnimde: 'Resmi alana uydur' kılçıklı bir komut mesela. Hakikaten fonksiyonel, ama 'işi kılıfına uydur' çağrışımı var.
Violent Femmes çaldı radyoda az önce, 'Gimme the Car'... 'How Can I Explain Personal Pain?' diye bağırıyordu Gordon Gano.
'Alana uydur' desem olmaz. Zaten bunu mu demek istediniz?

Pazartesi, Nisan 30, 2007

Ben bunları duydum


- "Hanımefendi köfte yok, patates yok, ayran yok. Çağlayan'dan gelenler hepsini bitirdi.
(Dolmabahçe'de bir açık hava çaycısı/ çay vardı/ güzeldi/ garson giderken "parayı demir olarak alabilir miyim?" dedi)
- "Sperm varsa dondurun o zaman!"
(Bir hastaneye bitişik kafede kapuçino içerken yan masadan geldi bu/ etrafımda doğal döllenenlerin sayısı, yapaylardan daha az şu sıra/ gerçekten...)
- "Bir yarım, bir çeyrek kokoreç" / "Çok güzeeel. İçecek bir şey alır mıyız?"
(Karaköy'de bir kokoreççi/ Menüden en doğru seçimi yapmışız...)
- "Şimdi Atatürk için bir alkış alalım. Sonra da bir 'veteremiz' var."
(Alaturka Popstar'da sunucu demişti bunu/ Bülent Ersoy asker selamı çakarak Onuncu Yıl Marşı'nı okuduktan sonra/ 10 Kasım mıydı/ şimdi de zemine uyar)
(Duyduklarım beş tane olsun istedim/ bir tane daha bulayım dedim/ aklıma gelmedi/ kafa kayıt cihazı çalışmadı/ uydurayım o zaman dedim/ böyle şeyleri uyduramamak ne acayip/ olmuyor...)

Çarşamba, Nisan 25, 2007

Her yer ortam kitaplığı


Sokaklarda öndekinin topuk nahiyesine bindirmeler, kaldırımın aşağısında yürürken arkadan gelen araba algı eşiğine giremediği için bir yaya gücüyle trafiği kilitlemeler, dolmuşlarda arkadan para uzatan sesini eriştiremediği için sosyal patlamalar arttı. Kimsenin kulağı dışarıya açık değil çünkü, kafadan kablolular dolanıyor ortalıkta. Çakmaklar bile müzik servis edecek; o da az sonra... Otobüslerde çış çıslardan inşa bir dip melodi bastırıyor eskimiş balata böğürtüsünü. Para uzatılan dükkânlarda bir ses ayarsızlığı gayriihtiyari. Ne dinliyor insanlar? Aynı şeyi dinleyenler birbirinin gözünden okuyabiliyor mu? Yan yana yürüyüp, yan yana otururken böyle, belki aynı dört buçuk saati birlikte yaşamış insanlar, aynı yerlerden geçip de, sonra birden kulaklıkları takıp ayrı ayrı ne dinlemeye karar veriyorlar? Sonra aynı şeylere ayrı müziklerle nasıl bakıyorlar?
Geçenlerde önümdeki kızı walkmaninde kasetin tersini çevirirken gördüm. Çabuk davranıyordu, yan gözle bana baktı, görünsün istemiyordu. Walkman çantaya girdikten sonra kablodan kaynak kendini belli etmezdi.
Karışık kaset yapmakla, karışık CD yapmak aynı değil hissen. Eve girerken ayakkabı, ceket çıkarır gibi astığımıza göre kabloları bir yere, dışarıda kabloluyla, kablosuz farkediyor hakikaten. Ne pisti A yüzü bitmeden şarkının bitmesi, sona sarma lüzumu bir de...

Cumartesi, Nisan 21, 2007

Makamımız ferahnak olsun


Bir seferinde, gençten bir hanım kızımız, lafa pek beğendiği bir meyhaneyi anlatırken önce leziz bulduğu mezelerden girmiş, sonra ortam tasvirlerine geçmişti. Sonra da ekledi: "Sürekli TSM çalıyorlar, şahane!" TSM, yani Te Se Me olarak...
Gözüm bazen TRT4'te yayınlanan, muhtemelen Arı Stüdyosu'nda çekilmiş "TSM" konserlerine takılıyor. Beraber ve solo; eserlerin güfteleri de altyazı olarak geçiyor; içten patlamalı karaoke serbest yani... Bazısında da söz, söz değil ki, Fatih'in topları gibi sıkışıyor insanın göğüs kafesine. TSM önce güfteden vuruyor beni; güfte insanıyım ben.
Fakat diyelim "İçimde kim vardır bir bilebilsen" diye bir yaylımla başlıyor solo olaraktan bir kadın solist, benim dikkat birden tafta tuvalete, kuaförde nasıl tarif edildiğini tahayyül edemediğim fön biçemine takılıyor. Kamera, nakaratlarda eşlikçi koroya dönüyor, bazı dişi koristlerin suratında net bir haset görüyorum ben, öndekine menzillenmiş. Zaten bir sonraki soloya çıkacak olan hanım doğrudan kenidini belli ediyor. Daha cafcaflı oluyor onların tuvaletleri, bir de nasıl bir özgüven...
Halbuki koro halinde söylediklerinde nasıl bir sükûnet var, meal uyduğunda birbirlerine dönüp gülümsemeler, "hepimiz aynı taraftayız"ın verdiği bir coşku hali. Arkaya düşmüş uzun boylu adamlar, uzun kollarını açıyorlar eğer en sağda ya da en soldalarsa. Zaten kollar yola gelmiyor, bitişik nizamda da özgün hamleler denenmekte. Gece üç buçukta izlerken hele, o coşku, o kökünü musiki aşkından alan o bentsiz coşku yataktan fırlatıyor insanı... Fakat işte onlar "Birgün karşılaşırsak ayrıldığımız yerde" diyorlar, benim aklım bu adamların, bu kadınların pijamalı hallerine kayıyor mesela gayet hicaz olarak... Güfteden de bir halt anlayamıyorum.
Şimdi kendisi kazık kadar bir adam oldu da, kardeşimin altı yaşındayken en sevdiği şarkı "Eski Dostlar"dı. Sözleri de ezberlemiş; insan altı yaşında hangi eski dostuna hitaben böyle içli söyler, hiç anlamadım. Belki rast makamına vardı bir meyli. Makamların burçlarını ve tedavi güçlerini (Nihavend bel ağrısına iyiymiş, hüseyni karaciğer, kalp ve ruh iltihabına iyi gelirmiş, zirefkend makamı kulunca...) anlatan bir site buldum; ilgilenen için dumura uğratıcı başkaca malumat da mevcut.
O sitede yoktu; gidişatı, dokunuşu, burcu ve de tedavi gücü nedir hiç bilmiyorum, ama ismen "ferahnak"a meyilliyim ben şahsen. En azından gün itibarıyla...

Salı, Nisan 17, 2007

Yan gelip yatma yeri mi?


Geçenlerde, üstelik de iş yerinde, elime bir kitapçık geçti; bir tür bilgilendirme, içe su serpme fasikülü. İlk cümledeki 'üstelik'in bağlanacağı yer, bu kitapçığın komple "İşyeri ve stres" üzerine olması. İlk yazıda elimden attım, isminin önünde Prof ve Dr bulunan bir embedded psikolog (kesin arada ismini Google'lıyordur, hiç üzerime bulaştırmam), "Her türlü başarının altında stres vardır" başlıklı bir makale kaleme almış. Stres yüzünden sağlığı kaybetmek de, gelişme yolunda fırsata çevirmek de bizim elimizdeymiş. Çünkü gerçek başarı sınırların zorlanmasıyla, stresle ortaya çıkarmış. Yazının bendeki etkisi, kendimi şaşırtacak başarıyla küfretmem oldu.
İş yerinde saadet olmaz, saadet nedir bilenler için, oradan geçtik. Kaldı ki yazılana, çizilene, konuşulana bakılırsa her yer bir potansiyel stres pompası. Fakat şimdi biz bu naneyi içimize alacak mıyız, almayacak mıyız? Ortada bir meydan muharebesi var, biz bir Spartalı, bir milyon Persli'ye karşı savaşacak mıyız, yoksa hükmen mağlubiyet numarasına yatıp başarıdan başarıya mı koşacağız?
Stres nasıl yapılır bilmiyorum, nasıl yapılmadığını da. Benimki stres değil, sinir kardeşim, sinirim zıplıyor benim. Her şey tepemin tasını attırıyor, hafakanlar basıyor. Bunu gelişme yolunda bir fırsata dönüştürebilir miyim, sen ondan bahset bana. E, neticede burası yan gelip yatma yeri değil, bilmekteyim. Bak yine basma yaptı...

Çarşamba, Nisan 11, 2007

Karışık bir tost


Kasaba bakkalları medya grupları tarafından paylaşılmıştır ekseriyetle; birinin girdiğine diğeri pek uğrayamaz. En şahanesi ise kasaba otogarlarındaki, eşek sucuğundan gerçek manada 'karışık' tost yapan büfelerin kapısında dizili yerel gazetelerdir. Ajanslardan apartma fotoğraflar, patates baskı, tashih üzerine tashih... Lakin karşı konulamaz bir çekicilikleri vardır, o "70 milyon şu an bizi izliyor" hissiyatıyla yazılmış köşe yazıları buzdolabı mıknatısları mekanizmasıyla yapıştırır gazeteyi ele. Geçenlerde Çanakkale yolunda, bir gün önceki yazısından yola çıkıp Ahmat Hakan'a "Bak sen var ya..." doğrudan hitabıyla (neredeyse) anasına küfreden bir köşe yazısı okudum. Etsin küfrünü, bana ne; ben yazıyla ve memleket gidişatıyla kurulan kablosuz ilişkiyi anlama derdindeyim. Kendi içinde mesut bir hayat tahayyülü gibi geliyor o evcilik oyunu, o iktidar simülasyonu...
'Ulusal' gazeteleri internetten okumayı pek sevmem, ama mesela sadece bazı haberlerin okuyucu yorumlarına bakmak için Hürriyet'e falan girerim. Geçenlerde Keith Richards'ın babasının küllerini kokainle çektiğine dair habere "Keitch'cim bunlar reklam kokan hareketler" diye bir yorum gördüm mesela. Haber, vakti zamanında "Benim uyuşturucularla problemim yok, polisle var" diyen Richards'ın kafası iyiyken yaptığı bir şaka çıktı, ama yorum kısmında aynı kablosuzluk... Keith'cim... Hakikaten anlamak istediğim bir ruh hali.
Bir de gerçekten kablosuz mecralar var, bir buçuk şeritlik kasaba yolları, karışık bir tost. Bir çay alacağım ben.