Pazar, Nisan 01, 2007

Elinin körü sihirbazı


Senelerden çok önce, ilkini posta kutusunda bulduğumda hafiften ürkmüştüm: Ahşap posta kutusunda imzasız, adressiz beyaz oyal bir zarf ve el yazısıyla yazılmış bir mektubun fotokopisi... Metni tam olarak hatırlamıyorum, ama nihayetinde o mektubu biz de on kişiye yollamazsak, başımıza çok fena şeyler geleceğini yazıyordu. Buna inanmayan ve bir hafta içinde çocuğu trafik kazasında ölenlerden, dükkânı bir anda tutuşanlardan, verem olanlardan falan numuneler sunuluyordu. Teminat olarak da bahsi geçen mektubun dünyayı yedi kez dolandığı yazılıydı sonunda. (Belki bu dünyayı tavaf faslına girmese daha inandırıcı; bu işin tercüme hizmetini kim yerine getiriyor neticede?) Elbette ki biz o ilk mektubu on kişiye yollamadık, ama hemen çöpe atamamıştık kağıdı galiba. Sonra bunlardan çok gelmeye başladı, kaşarlandık.
Forward müessesinden hiç hazzetmem, günde on sekiz tane bilmem nereden komiklik, candündar yazısı, selçukerdem karikatürü, özellikle forwardlansın diye flashla üretilmiş hisli prezentasyonlar, bilmem nereden şirincik hayvan resimleri forwardlayanlara da şaşırırım, enerjilerine... İnternetin ilk zamanları değil de, diyelim altavista vakitlerinde, bu yeni iletişebilme müessesi de kendi batıl itikatlarını üretmiş, "Bu maili bir gün içinde 10 insana yollamazsan, başına şu şu felaket varyasyonları gelecek" nevinden iletiler inboxlara düşmeye başlamıştı. Bir de tabii 10 kişiye yollama edimini -tez elden aşk gibi- pozitif vaatlerle kışkırtmaya yeltenen tür çıktı sonra. Geçenlerde beş kişiye yollarsam yüzümü kara çıkartmayacak bir "para meleği" yollandı hatta.
Durup dururken asgari on kişiye mail atmanın altında bir çapanoğlu var muhakkak, bu birilerinin işine yarıyor, reklamı, tık'ı, bir sürü dalaveresi var bu işin. Ama mesela hiç üşenmeden bir mektup yazıp, fotokopi çektirip, masraf edip beyaz zarflara koyup da posta kutularına dağıtan şahsın ne tür bir menfaati vardı böyle bir şeyden asla anlamıyorum. Nasıl bir doyum bu? Birtakım umutsuz ev kadınlarının hayatını karıştırmak isteyen bir misyoner mi, birilerini huzursuz etmekten hoşlanan bir ruh rahatsızı mı, yoksa mahallenin kırtasiyecisi mi?
İnternetin türettiği batıl inanışlar var mı, bir de budur kafama takılan. Salı günü tırnak kesilmez, perşembe çamaşır yıkanmaz, makasın ağzı açık kalırsa kavga çıkar gibi, içinden save as, biçimlendirmeyi göster, kendimi şanslı hissediyorum, manage bookmarks geçen batıl inanışlar var mı? Olmaması ihtimal dışı... Dosya yüklenirken soldaki dünyadan sağdaki sarı dosyaya uçuşan "kağıt"ları izlemek huzur veriyorsa, huzursuzluk da uzakta değildir.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Ruh rahatsızı demişsiniz de aklıma geldi ,annem de beddua ederken ''gözlerinin ışığı sönsün'' derdi,binlerce yıl gözden yayılan ışıkla gördüğünü sanan insan türünün son örneği değil annem,nasıl gördüğümüzü de biliyor...ama dilde ne kadar çok tarih gizli!D.Q(yaa yine ben ama naapiim artık yorum sapığınız oldum:)

Ö. dedi ki...

Gözümü açar açmaz karşılaştığım bu yazının esin perisi ben miyim yoksa?? :)