Salı, Nisan 15, 2008

Fasulyeden hikaye


İki iş arası kaçamak... Cihanbarış'ta çay... Güneşe sırtımı vermişim, yumrular çözülüyor yavaştan...
Önümde bir dergi açık, ama gelen geçene bakıyordum. Askılı tişörtlerini muhtemelen yastıklarının altında saklayan kızlara, terden ceketlerinin sırtı akordeon gibi olmuş mobil vaziyetteki muhasebecilere, ite kopuğa, ben işteyken meğer bunları yapan insanlara... Sonra uzun zamandır görmediğim bir şey gördüm. Mavi önlükleriyle bir grup ilkokul öğrencisi kız geçti. Yanlarında büyük yoktu. Önce İstiklal Caddesi'nden yürüyerek okula gitmenin, sonra içerde Niğbolu Zaferi'ni dinlemenin tuhaflığı geldi aklıma. Tek başlarına gittiklerine göre, mahallelerindeler. İstiklal Caddesi'nde yakartop, İstiklal Caddesi'nde kukalı saklambaç, İstiklal Caddesi'nde don-ateş; tuhaflıklar zincirime eklendi.
İşte sonra, saçları örgülü bir tanesinin elinde uzun zamandır görmediğim bir şey gördüm: Bir kavanoz kapağında pamuğa dikilmiş de boy vermiş fasulye...
Ya o nasıl bir saadettir, her gün ıslattığın pamuktan fasulyelerin kendilerine bir delik oyarak fışkırmasını görmek... Çıktıktan sonra su ayarı mühim. Çok verirsen boyuna uzar da uzar, sevimsizleşir.
Başka deneyler de vardı. Sek süt şişesine katı yumurta sokuluyordu bir şekilde... Alttan ısıtıyor muyduk neydik, yumurtayı yutuyordu şişe. Ne fantastik...
Bir de küf deneyleri... Peyniri, ekmeği ayrı kaplarda küflendiriyorduk. Bu deneyi ben çoktan denemiştim halbuki. İştah şurubu kuvvetiyle ayakta duran bir çırpı parçasıydım, beslenme çantasından çıkan bir şeyleri mutlaka yiyemez, annem kızmasın diye söyleyemezdim de. O turuncu plastik kabı her gün eve boş götürürdüm. Ama yiyemediğimi atamazdım, yakalanacağımı sanırdım, ayıp gelirdi, günah gelirdi. Kokusu şu an burnuma gelen kaskatı kösele çantanın ön gözü, böyle ayrı poşetlerde küflü bir koleksiyonla dolardı. Zabıta olarak annem basardı bir müddet sonra...
Sonra metroya bindim, işe gittim. Öğlen yemeği kaçmamış...

1 yorum:

Telefone VoIP dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.