Cumartesi, Şubat 16, 2008

Yerinde egzotizm


Farklı bölgelerde birkaç billboard'da bir çikolatanın ilanını gördüm. İç organlar hindistan cevizinden müteşekkil olduğundan, 'Bilmediğiniz yerlere gitmeyin, oturduğunuz yerden egzotizm' minvalinde bir slogan layık görülmüş. Sirkeci'de yahut Barboros Bulvarı'nda tropik ada hissiyatı garantileniyor. Üstelik de ne işimiz var bilmediğimiz yerlerde... Sadece yol parasından, yorgunluktan falan kurtarmıyor yani vaat, bilmediğimiz yerlerin riskinden de koruyor, kolluyor bizi parmak kadar çikolata. Güzel de; severim...
'Hadi gidin yiyin' diyemeyeceklerinden, yemezsek bir sevdiğimizi kaçırmakla tehdit edemediklerinden ve zaten hangi maksat için olursa olsun bir araya gelecek laf kombinasyonları fazlaca tükendiğinden sadece bu slogan üzerine sosyolojik, ideolojik çıkarımlarda bulunmak geç, çok geç... Böyleleşti işler, gittikçe de böyleleşecek.
Bırakın bilmediğim yerleri, bildiklerime bile gitmemin mümkünatı olmayan geçen çarşamba geçlerinde, biraz başka yerde gibi hissedebilmek, biraz da beynimi sabaha karşı online tutabilmek için, 60-70 tıklık bir 'sonraki blog' turu yaptım.
2007 Aralık kayıtlarına göre 112 milyon blog mevcut; bunun sanırım 60-70 milyonu blogspot kanatları altında. Yani tepedeki 'sonraki blog' tamamen kör bir uçuş demek; güzel...
Artık 37 dil girişi var blogspotun, yakın zamanda Arapça ve İbranice de hizmete girdi. Turum esnasında İspanyolca bilmediğime yandığım bloglar gördüm, ama nihayetinde diyeceğim şudur ki, taze anneler, babalar sapıtmış. Böyle bir istatistik var mı bilmiyorum, ama kişisel blogların yarısından fazlası, hamilelik notları, en vıcık olanı da yeni doğmuş çocuk için açılan bloglar... Her dilde, ama her dilde... Sarışın, esmer, kızıl çeşit çeşit bebek gördüm. Bebeğin ağzından ya da annenin ya da belirsiz bir ebeveyn jargonuyla yazılmış bloglar gördüm. Çoğunda fotoğraf net değil ya da korkunç kareler... Yeryüzünde sadece o çocuğun annesine, babasına, birkaç da akrabaya hoş gelebilecek kayıtlar... Fazla mı duvar makamından konuşuyorum, hormon şart mıdır yani bu küresel çıldırışı anlamak için?
Sonra ne olacak, kaç yaşına kadar yeni kayıt girilecek mesela? Çocuk okuma yazma öğrendiğinde 'Evlat, senin için zamanında şöyle bir hareket düşündük, buyur, sen de çocuğuna yaparsın ilerde' mi denecek? Çocuk olaya nasıl bakacak? Ergenlik gerginliklerinde o banyo fotoğraflarının böyle billboardlaşması yeni bir tür kuşak çatışması mı çıkaracak? Sevgiliye 'Bak bu bizimkilerin zamanında benim için açtıkları blog' diye adres mi maillenecek ilişkide evresi geldiğinde? Zaten çocukluk hatıraları çokça inşadır fotoğraflardan, ailesel sözlü edebiyatan... Böyle günü gününe kayıtlanmış bir yavru, sekiz aylıkken başından geçen bir olayı anlatığında kim onu durduracak? Ya da bir ucundan tutup kendisi mi devam edecek? Böylelikle hakikaten kişisel bloglar mı türeyecek...
Bilimsel bir neticeye varılmadığından ya da gerekli zaman geçmediğinden bilemediğimiz şeyler var. Kuyrukyağının kalbe zararları şüphe götürmez de, diyelim evde kablosuz internetin kalbe, beyne, dalağa etkisi bilinmiyor henüz.
Egzotik günler olacak...

Perşembe, Şubat 07, 2008

Radyo vakum


Güneşin sadece ampul hizmeti verdiği, apaydınlık ama buz gibi bir öğlen, iş yeri servisindeyim- benden başka iki kişi daha var sadece... Azlığımız, şoföre seçtiği radyo istasyonunu, paşa gönlüne göre ayarlama hakkını sunmuş. Kendi kulaklıklarımı takabilirim, ama bazen tiksindiğim bir ses, ne diyeceğimi bilemediğim bir fona oturuyorsa, elim gitmiyor.
Adını öğrenemediğim bir istasyonda, TRT tonlamalı bir spiker merhabalaşıyor biz dinleyicileriyle. Bizi özlediğinden, programının sponsoru olan elektrik süpürgesi firmasına ne kadar teşekkür etse az olacağından bahsediyor. Bir hafta boyunca programda şifreler verecekmiş, bunları biriktirip yollayana da o elektrik süpürgelerinden hediye edilecekmiş. TRT'nin hâlâ dolmakalem seti verdiği yarışmaları mevcut.
Spiker sonra elektrik süpürgesinin özelliklerini saymaya başlıyor. Kaç cümle gidebilir ki! Emiş gücünü, kaç ayrı ucu olduğunu, hortum boyunu veriyor, ama bitmiyor. Hayatında hiç elektrik süpürgesi görmemiş bir orman insanına, hatta bir uzaylıya anlatır gibi gelerek bana, süpürgeyi anlatıyor. Hortumdan havanın nasıl emildiğini, nasıl bir yerde toplandığını... Bitmiyor, bitemiyor, şoför ellemiyor. Kadın bütün bunları o kadar seviyeli bir diksiyon ve öyle ağırbaşlı bir samimiyetle yapıyor, öyle hipnotik detaylara giriyor ki büyülenmiş gibiyiz. Gerçekten... Kaç dakika sürdüğünden emin değilim.
Spiker, bol efenimli bir sunuşla yanındaki profesöre dönüyor sonra, kültür hayatımızda hamamların yeri ve önemi konuşulacak. Prof, yanda elektrik süpürgesinden sırasını beklemekteymiş.
O şifreleri biriktiren ev kadınları, o programı yapan kadının ilikli hırka düğmeleri, hanımına radyonun 'kaçtan' çıktığını yazdıran o profesör, biz Haşim İşçan Geçidi'nden çıkarken bu radyoda kalmaya karar veren şoförün gece terlikleri, arkamda oturan o iki kişinin çantalarındaki eşantiyon kolonyalı mendiller belki...
Güneşten mi, ışıktan mı, gelene kadar yanak kızartıcı soğuktan mı, o günün pisliğinden mi, atılabilir bir kağıt haznede toplamış oluyorum hepsini.
Şimdiye kadar bilmeden elektrik süpürgesine çektiklerimi merak ediyorum.

Perşembe, Ocak 31, 2008

Saadet zinciri


İlk kimle, kimlerle oynadığımı, nereden duyduğumu hatırlamıyorum, ama mesela üniversitede defaetle uyguladığımızdan eminim. Bir kağıda, bir hikâye yedek parçası olabilecek iki cümle yazıp, yandakine uzatıyorsunuz. Sınırsız sayıda oyuncu... Bir önceden yazılana bakmalısı, bir bakılmayanı var. Neticede ortaya deneysel bir metin çıkıyor her türde de... Zevkli olan kısmı hikâye derinleştikçe, herkes kendi sonuna doğru çekmeye çalışıyor. Normalleştikçe içimin daraldığını hatırlıyorum, niyetini sezdiğimi sabote etmek büyük zevkimdi. Eminim bu işe hiç bulaşmayanlar tarafından okunması çok sıkıcıdır. Rüya dinlemek de bazen öyledir ya...
Bir sergide aynı mantıkla yapılmış bir resim görmüştüm, ilham verici ucubeler çıkmıştı ortaya. Ama dün başka tür bir saadet zincirine rastladım. Moleskine defterlerinin hastası bayağı hasta oluyor. İnsanların sosyalleşebildiği her yüzeyde birliktelikleri var. Flickr moleskine havuzunda çok şahane defterler görüyorsunuz. Mesela buraya bir sayfasını aldığım Horatio Baltz ve Kathrin J.-M en sevdiklerimden. Günlük gibi de bir yandan, röntgenlemesi ayrı bir zevk.
Bu site ise Moleskine değiş tokuş hattı. Dünyanın farklı yerlerinden beş şahıs, her birinde defter birer ay kalmak üzere, bitene kadar değiş tokuş edecekler.
Onlar 'notebookism' diyor da, 'defterizm' diye bir akım var(mış), adını bilmiyordum, ben bunun üzerine daha çok yazabilirim, ama rüya anlatmak gibi olacak diye duruyorum...

Perşembe, Ocak 24, 2008

Poyraz biraz

Ocak ayında hırka, hafiften lodos, yanak kızartıcı güneş. İleride bir inek, ipinin yettiği çember içinde, her lokmasında bir demet maydonozu saplarından koparmışsın gibi elle, tıkınıyor, başı hep önde. Beş tezgahlık pazar, balık lokantaları kepenkli, bir yeni gelen kadar ortada bir şey yok.
Tahsis edilen yalı sahildeki jandarmaya yetmemiş, bir müştemilat oda inşa etmiş, bir etnoğrafya müzesi olsa, "tipik türk ailesinin oturma odası" diye öyle döşenmiş içi, bir üçlü, bir ikili, iki tane tekli koltuk, ki tekler fiskos mantığında çaprazlı, pimapenler tül perdeli, orta sephası, televizyon, bütün bunlar sahilde on metrekarelik bir küçük evin içinde, denize iki metre, bana mı sadece acayip.
Pimapensiz köy kaldı mı bu arada?
Kara ahmet'in yeri, felsefi kendin pişir kendin ye'ci, bahçe araba lastiği salıncak, ahşap sıralar, sandalyeler, asması da güzelmiş mevsiminde, içersi üzeri keçelerle örtülü sedirli, ortada varil soba, anında ısıtan, duvarlarda kuru deniz yıldızları, tespihler, el işi süsler de var, en çok atatürk var, her hali, neyin müzesi olduğunu bilmediğin bir müze gibi, filozof yanı da şurada ahmet amca'nın, "gir mutfağa pişir yemeğini, çay mı çekti canın, git koy" diyor, "millet sıkıldı artık esas duruştan". günde iki paket sigara içermiş, geçen sene tak diye bırakmış, soranlara "e üzerine yazdılar ya zararlıdır diye biz de bıraktık" demiş.
Nohut mayalı ekmek, biber salçası, ayva reçeli, çupra, deniz rengi bulut, antik taşları parlıyor tiyatronun, kilise mezarlığında, ki boy boy mezar var, her yağmurda bir iskelet daha çıkıyor, isa zamanının 4 yüzyıl öncesinden çanak, çömlek, bitmemiş hala, enginar tarlalarından çıkar az eşelesen.
Enginarlar oluyor, erken dikenden çıkmış bile, körpe saplarıyla, minicik göbekleriyle kaçaktan karın doyuyor, olmadı her yer mandalina, üç portakal kadar sulu mandalinalar, elle süslemişsin gibi limonlar, nar süsleri kuru dallar.
Paralel değiştirdim bir haftalığına, meridyen de değişiyor kendiliğinden. orası neresi? burası en fazla poyraz biraz...

Cuma, Ocak 11, 2008

Alttan alta

Geçenlerde bir kafede tek başıma oturuyorum. Maksat hem buz kesen uzuvları çözmek, hem de müessenin gazetelerini, dergilerini karıştırmak. Fakat ne mümkün...
Daha açtığım derginin birinci formasını bitirmemişken yan masadaki bir adamla kadının konuşmasına esir oluyorum. İkisinin de önünde küçük not defterleri açık, daha ziyade adam yazmakta. Diyalogda kullanılan bütün fiiller dilek şart kipinde, daha ziyade de 'olsa' üzerinden gidiyor. Şu şöyle olsa, bu böyle gitse falan... Tez kavradım bunların bir dizi senaryosu yazdığını.
Bildiğim kadarıyla yapımcıların bir tarafı yırtılıyor, önceden senaryonun herhangi bir kısmı duyulmasın diye. Bunların kamusal alanda volüm göstergeleri, aleme yeni düştükleri izlenimi verdi önce. Ama az sonra karakterler adlı adınca, üstelik bölüm numaraları dahilinde başlarına geleceklerle anılmaya başlandı. Yani iş bağlanmış. Okur göründüğüm dergi sayfalarını boş boş çevirirken, kısıtlı dizi bilgimle hangisi olduğunu da anladım.
İşin 'mutfağını' görmek komikmiş. Mesela kadın diyor ki (isimleri hatırlamadığımdan atıyorum) "Necla'yla, Ayten arasında alttan alta bir lezbiyenlik olsun". Bahsettikleri bölüm 8. 7 bölüm önce bu karakter nasıl yazıldı, bu işler dan diye çıkar mı ortaya, alttan alta lezbiyenlik nedir, üstten gösterilemeyeceği için mi alttandır, bunun üzerine ne eklenecektir bilmiyorum. Ama 45 dakika kadar ben eğlendim.
Bazen canım yekten 'anlatıcılı' film izlemek istiyor. Tür önemli değil, ama birinci tekil şahıs anlatsın bana... Aynı ihtiyaç hurufat şeklinde de tezahür edebiliyor. Birinci tekil şahıslı roman/ hikâye arıyorum evde. Ya da eskilerden bir Roll, Express çekiyorum.
Tedaviyi bulmuşum da, teşhisi nedir bilemedim. Alttan alta bir durum mu var?

(Yazıya nasıl bir görsel koyayım diye kıvranırken, daha önce bir kez bakıp sonra unuttuğum bir siteyi hatırlamış oldum. Walter Logeman'ın projesi...)

Cuma, Ocak 04, 2008

Legolar ve küçük adamlar

Danimarka'nın en zengini kim? Bize ne?
İsmi Kjeld Kirk Kristiansen. Kendisi Ole Kirk Christiansen'in torunu. Soyadındaki C'nin nasıl K'ye döndüğünü bilmemekle birlikte, dedesinin kurduğu şirketi 1979'dan 2004'e kadar yönettiğinden haberdarız. Bahsi geçen şirket de 'Lego'...
Bugün, Legocuların şimdiye kadar dünya üzerindeki her canlının 62 parçaya sahip olabileceği nicelikte Lego ürettiğini okudum. Acayip bir aritmetik gibi geldi.
Google'da grafik aramasına Lego'nun yanına aklınıza gelen bir kelime seçip yazın, mutlaka bir yaratıcılık nişanesi çıkıyor ortaya. 'Lego art' ciddi bir ara sokak... Sadece legoyla çalışan sanatçılar mevcut. Lego mantıklı dekorasyon alternatifleri... Lego değil, lego yani artık.
Benim aklıma önce The White Stripes'ın 'Fell In Love With a Girl' klibi gelmişti. Sonra bakınırken lego teşbihli İncil bile gördüm.
Bahsettiğim birçok işte insan faktörü Playmobil serisinden. Aslında birbirine rakip iki şirket. Bizde 'Mini Mekanik' diye satılıyordu bunlar, hâlâ da öyledir, benim ilgi alanımdan çıkmış. Bir de eczanelerde satıldığını hatırlıyorum.
Bir erkek kardeşle büyüdüm, o zamanlar için aşılmaz görünen 5 yaş farkını sadece legolar ve mini mekanikler (benim kardeş 'küçük adam' derdi) kapatırdı. Çünkü çok acayip searyolar kurabiliyorduk.
Aklıma lüzumsuz yere bunlar düşünce sitelerine baktım. Bir kere olaylar ne kadar detaylanmış. Bizim kovboy setimiz vardı, yerlilerimiz vardı, benzinci seti, inşaatçılar, madenciler falan vardı. Zamane küçük adamlarının 'havaalanı' başlığı forklift ve kargo girişi gibi mikro mizansenlere kadar genişlemiş.
Bunun dışında yepyeni bir 'modern life' serisi dikkatimi çekti. Seri, bizim hayat bilgisi kitapları gibi. Kadın playmobil ütü odasında, kadın playmobil bebek odasında, erkek playmobil ayağında tokyoları duştan çıkıyor. (Duşakabin mevcut) Çekirdek bir playmobil ailesi parkta geziyor... İçim bir kötü oldu.
Küçük adamlar değişmiş; küçük adam değişmiş. Göremedim mesela madencileri...

Pazar, Aralık 23, 2007

Marketlerin ve mutfakların dışı


Arpa şehriye yokmuş evde, yıldız şehriyeden pilav yaptım. Muhteviyat: rende havuç, iki çarliston, bir soğan, domatesi temsil edecek bir şey... Salça, domates püresi, kuru domates... Zira tezgahtaki sözdelerinden kaçınmak lazım şu sıra; artık kokusunu da taklit ediyorlar, mis gibi sırık domatesi kokuyor, ama iç mekan iki kimyasalın reaksiyonundan mamül köpük gibi.
Şehir/ülke dışına çıktığımda market gezmeyi çok severim. Barselona'nın BİM'i gibi bir marketten şahane ambalajlı ton balıkları, teneke kutularda kalamarlar almıştım; sudan ucuz... Moskova'da hiç turistik olmayan bir bölgede, gecenin köründe açık bir marketten baharatlar toplamıştım. Oralarda muhtemelen ilk kez bir yabancı gören kasiyer kız beni bağrına basmış, hangisinin hangi yemeğe iyi gittiğini beden diliyle anlatmıştı. Şefi mendebur kadın ses edene kadar benimle dolaştı, kendi eliyle yapmış gibi ondan da alayım, ondan da alayım istedi. Şanghay'da çizgi film ambalajlı kakaolu sütlerin hastası olmuştum, olay mahallinde tükettim tabii. Napoli'den, Roma'dan koca bir poşet dolusu makarna getirmiştim, hatta sonra yapmaya kıyamadığım en güzeli bozulmuştu Beşiktaş'taki bir mutfakta durmaktan, içim yanmıştı. Prag'dan bir sürü şeker sonra...
Başka ülkelerin marketlerinde vakit geçirmek, tiksindiğim turistlik kurumundan bir nebze uzaklaştırıyor sanki beni. Benim için turistik alışveriş böyle bir şey diğer yandan da. Hem filmin devamı Beşiktaş'taki bir mutfakta aylar sonra da sürebiliyor; bu da ayrı bir lezzet.
Uzun atlama: Gastronomik anlamda yeni keşfim yufka cipsi... Yufkayı küçük parçalara bölüp teflon tavaya atıyorum. O kadar şahane kızarıyorlar ki, sonra bol baharatlı yoğurda batırarak kıtırdatıyorsunuz. Böreğin en güzel kısmı değil mi zaten o üstteki çıtır katman? Daha önce elmalı turtanın üst kısmını da yapmıştım, zaten altını üstü için yiyordum. Bu da mutfaktan anladığım galiba...
Yıldız şehriyeli pilavdan geldim buralara. Altını kapamadan evvel son bir karıştırırken, üstü için altını yemek zorunda kaldıklarım geldi aklıma.
Aklım karıştı; iş mutfaktan çıktı.

Salı, Aralık 18, 2007

Gmail hafızası

Benim için internet temelli iletişim, bir hotmail adresiyle başladı. Yaratıcılık sıfır, isimlerimiz çıplak halleriyle tabii ki daha önce kapıldığından, ne olsun, ne olsun: Ahu ismine 74, ben 75 eklemiştim. Tipik doğum tarihli hotmail adresi... Hâlâ kullananlar var bu modeli, hemen anlıyorum '90 ortalarında onları o adresleri almaya iten saikleri.
Sonra yahoo'ya geçtim, sevdiğim bir roman kahramanının adıyla. Çok afilliydi, ama telefonda söylemesi, lüleburgaz, ordu falan diye fena uzuyordu. Bayağı bir zamandır, ismim ve 6 yaşındayken kendime seçtiğim alternatifinden müteşekkil bir gmail adresi kullanıyorum. İş yeri tarafından açılan e-mail hesaplarının, bir istifayla sıfır kontakta indiğini bildiğimden iş için de, kendi yazışmalarım için de aynı adres... Lafı olanın turuncuya döndüğü küçük kutucuklarda onunla bununla bağlantı da cabası... Geçenlerde biriyle gtalk'ta 'konuşurken' not etmem gereken bir ismi yanımda her daim hazır bulunan defterime kaydetmedim. O an gmail'deki mail ve chat 'history'me ne kadar güvendiğimi farkettim. Sonra girerim dedim kendi kendime, tepeye anahtar kelimeyi yazar ilgili 'sohbeti' çıkarırım. Aslında bunu bile demedim.
Sonra sandığımdan daha fazla kullandığımı farkettim bu fonksiyonu. İlla mecburiyetten, 'aman nerede bu mail' sorunsalını çözmüyordu bu hizmet, gmail benim hafızam olmuştu sanki. Korktum. Bunu bana kim söylemişti? Şaşırır ya bazen insan, söylendiği anı hatırlamaya çalışır. Gündüz mü gece mi, etrafta müzik var mı, içerisi mi dışarısı mı? Ama gtalk'da bir an yok ya da bütün anlar birbirine benzer. O yüzden aslında gerçekten mi ihtiyacımız var gmail hafızasına?
Hotmail zamanlarında bir sabah mail kutumu bomboş bulmuştum; hâlâ bir esrardır benim için. Bir gece önce kafam çoook başka bir yerlerde ben mi becerdim, yoksa... Çok kötü oluyor insan, söyleyeyim.
Şu anda içinde 1000'den fazla mail ve sayısını tam olarak veremediğinden her kişiyle 'hundreds' diye özetlediği, bir sürelik sosyalleşme tarihim uzayda bir yerde duruyor. Sabah inbox'ı boş bulmaktan daha fazla korkuyorum, hatırlayamayacağım daha fazla şey var gibi.

En zevkle yaptığımdır fikrimi anında çürütmek: Çöp ev diye meskenine belediyenin daldığı kimse de durumun çöreklenişinden haberdar değildir neticede. Hatırlayabildiğimle de pek güzel yaşarım.

Cumartesi, Aralık 08, 2007

70 milyon sizi dinliyor

"Gay polis de olur, asker de. İnkar etmek anlamsızdır. Fakat burada olmaz. Belki ileride olabilir. Ama olmasa daha iyi olur."
Sabah'ın Günaydın ekinde 'Halk Ne Diyor?' diye bir köşe var. Gündemdeki sıcak haberlere dair okur, mail atıyor fikrini beyan ediyor. Oradan özenle ayıkladım.
Tamamen internet teknolojisinden atardamar bulan bir okuyucu egosu tipi var. Asıp kesmek, atıp tutmak üzerine bir ifşa... Hani Türkiye'nin yüzde 5'ine yayın yapan kanallarının fantastik dekorlu tartışma programlarındaki gibi: 70 milyon bizi dinliyor! Gazetelerin internet sitelerine, mail adresi verilmiş bu tür köşelere yazarken aynı hissiyat. Türkiye'nin herhangi bir yerinde bir okuyucu bir yere fikir beyan ediyorsa 70 milyon onu dinliyor. Herkes her şeyin bilirkişisi... Ama yazdığını bir kez daha okumamış bile yollamadan. Temel dilbilgisi ve yazım kurallarını geçtik, en normal kelimeler bile o egosal sayıklama anında yanlış yazılmış, ikinci bir okumaya da değer görülmediğinden 'send'lenmiş gitmiş. Ohhh yani, söyledim rahatladım; bu da onlara ders olsun gibi...
Bazen fikir bile yok. 'Üçüncü sayfa' diye sıfatlanan haberlerin altına bile, iki kişi mi ölmüş bir trafik kazasında, biri bir çukura mı düşmüş, 'Cık cık, yazık...' yazıp kaçmalar... Nasıl bir güdülenme sistemi çözmek zor.
"Gay polis de olur, asker de. İnkar etmek anlamsızdır. Fakat burada olmaz. Belki ileride olabilir. Ama olmasa daha iyi olur."
Nadiren içinde hakiki fikir ve yorum barındıran okuyucu mailleri dışında, benim şimdiye kadar okuduğum en temiz deşifrasyon bu okuyucu yorumunda. Bir kere çıkan haberlere dair kurtlanmış, bir şey söylemek istemiş, eyvallah. Beklenen bakış yönünün farklısından giriyor. İbre tepede başlıyor. İnkar etmek anlamsızdır diyor. Birden yaşadığı ülkeyi hatırlıyor: Fakat burada olmaz. Yine de çıkış cümlesini yutmak istemiyor; optimist bir projeksiyonda bulunuyor: Belki ileride olabilir. Ama sonra birden kendisini hatırlıyor, iğreti demokratlığını bastıran homofobik çekirdeğini: Olmasa daha iyi olur tabii.
Çok temiz her şey; rahatsız edici bir billurlukta hatta.

Pazar, Aralık 02, 2007

Robot dövüşleri

O kadar robot haberi çıkıyor ki kısalı uzunlu, genelde Japonya mahreçli tabii, türümüzün robot üretiminde hangi aşamaya geldiğini bir çırpıda söyleyemiyor insan. Ama belli bir noktaya kadar ilerlenmiş olduğunun sağlamasını bugün bir ecnebi kanalında gördüğüm haberle yapmış oldum. Tokyo'da bilmem ne fuarında robot dövüştürmüşler. Bayağı biri ötekine vuruyor, iki seksen yerde diğeri, sonra kalkıyor bir tane daha geçiriyor. Fakat başlarında sahipleri de duruyor bunların, horoz yahut köpek dövüşü gibi robotlarını gaza getiriyorlar. Bahsettiğimiz bir teknoloji fuarıdır, ama fondan gelen ses Ali Sami Yen kaydı gibi. Japonlar zaten manyak, bunların bahisleri de açılmıştır, yakuza işe dahil olmuştur ya da eli kulağındadır. Mafyolojik tarihimizin akılda kalan isimlerinden İnci Baba'nın Japon 'jakuzisiyle' tanışmak istediği, etrafındaki kimsenin de 'Baba o jakuzi değil!' diyemediği aklıma geldi, ama mevzuyla ilgisini bir yapay zeka kurabilir.
Neticede insansı üretme gayretindeki insan, ne yapsa süreci ve doğrudan mamulü insansılaştırıyor zaten. Asimo'nun o bin kişinin önünde merdivenden indirilip çıkarıldığı, yarı yolda düştüğü görüntüler, eminim sadece benim içimi burmadı. İçindeki bilmem ne devreleriyle değil, rezil insansı bir müsemereye malzeme edilmesiyle insansılaştı benim gözümde Asimo.
Bir de Akimo var, AKP'nin robotumsusu... 2004'te mi Tayyip Erdoğan bir fuarda bu Asimo'yla tokalaştı, birlikte yürüdü falan ya, aralarında hisli bir ilişki olmuş demek ki, son seçimler öncesinde bir propaganda aygıtı olarak böyle bir ucube kullanıldı. Boy bos endam Asimo'dan, ses bir AK Parti üyesinden... 'Zeytinyağlı sarma sever misin'den, Kasımpaşaspor'un ligdeki akıbetine uzanan bir seviyede laf üstüne laf yetiştiriyordu bizimki.
Bir de Repliee Q2 vardı geçen yıl sürümü. Onda da beni irkilten kadın robotun -insanımsının- yaratıcısı bilim kadının şıp demiş burnundan düşmüş olmasıydı. İlim irfan sahibi kadın, kafa nelere basıyor, ama işte ortaya çıkana bir bakıyorsun ablanın bilinçaltında devreler feci karışmış. Neyin peşinde kendisinin bir robotunu yaparak? Şimdilik 10- 15 saniye geçmeden mimik ve jestlerden ayrılabiliyormuş insan mı insanımsı mı? Ama işte Japonların derdi gücü bu süreyi 15- 20 dakikaya çıkartabilmek, ondan sonrası zaten yürü ya kulum...
Bir yandan da Asimo tükendi bitti işte... Devlet başkanlarıyla tokalaşmalar, iş adamlarına özel gösteriler, talk showlarda sevimilikler yapmaya çalışmalar... Ali Kırca'ya bile çıkmadı mı bu ya, ötesi ne? İnsan olmakla kalmamış, hayvan bile olmuş. Bir apartmanın bodrum katında dövüştürülmüyorlarsa, aleme yeni düşeceklerin akıbeti de budur zaten: Sabah Sabah Seda Sayan...