Cuma, Ocak 11, 2008

Alttan alta

Geçenlerde bir kafede tek başıma oturuyorum. Maksat hem buz kesen uzuvları çözmek, hem de müessenin gazetelerini, dergilerini karıştırmak. Fakat ne mümkün...
Daha açtığım derginin birinci formasını bitirmemişken yan masadaki bir adamla kadının konuşmasına esir oluyorum. İkisinin de önünde küçük not defterleri açık, daha ziyade adam yazmakta. Diyalogda kullanılan bütün fiiller dilek şart kipinde, daha ziyade de 'olsa' üzerinden gidiyor. Şu şöyle olsa, bu böyle gitse falan... Tez kavradım bunların bir dizi senaryosu yazdığını.
Bildiğim kadarıyla yapımcıların bir tarafı yırtılıyor, önceden senaryonun herhangi bir kısmı duyulmasın diye. Bunların kamusal alanda volüm göstergeleri, aleme yeni düştükleri izlenimi verdi önce. Ama az sonra karakterler adlı adınca, üstelik bölüm numaraları dahilinde başlarına geleceklerle anılmaya başlandı. Yani iş bağlanmış. Okur göründüğüm dergi sayfalarını boş boş çevirirken, kısıtlı dizi bilgimle hangisi olduğunu da anladım.
İşin 'mutfağını' görmek komikmiş. Mesela kadın diyor ki (isimleri hatırlamadığımdan atıyorum) "Necla'yla, Ayten arasında alttan alta bir lezbiyenlik olsun". Bahsettikleri bölüm 8. 7 bölüm önce bu karakter nasıl yazıldı, bu işler dan diye çıkar mı ortaya, alttan alta lezbiyenlik nedir, üstten gösterilemeyeceği için mi alttandır, bunun üzerine ne eklenecektir bilmiyorum. Ama 45 dakika kadar ben eğlendim.
Bazen canım yekten 'anlatıcılı' film izlemek istiyor. Tür önemli değil, ama birinci tekil şahıs anlatsın bana... Aynı ihtiyaç hurufat şeklinde de tezahür edebiliyor. Birinci tekil şahıslı roman/ hikâye arıyorum evde. Ya da eskilerden bir Roll, Express çekiyorum.
Tedaviyi bulmuşum da, teşhisi nedir bilemedim. Alttan alta bir durum mu var?

(Yazıya nasıl bir görsel koyayım diye kıvranırken, daha önce bir kez bakıp sonra unuttuğum bir siteyi hatırlamış oldum. Walter Logeman'ın projesi...)

Cuma, Ocak 04, 2008

Legolar ve küçük adamlar

Danimarka'nın en zengini kim? Bize ne?
İsmi Kjeld Kirk Kristiansen. Kendisi Ole Kirk Christiansen'in torunu. Soyadındaki C'nin nasıl K'ye döndüğünü bilmemekle birlikte, dedesinin kurduğu şirketi 1979'dan 2004'e kadar yönettiğinden haberdarız. Bahsi geçen şirket de 'Lego'...
Bugün, Legocuların şimdiye kadar dünya üzerindeki her canlının 62 parçaya sahip olabileceği nicelikte Lego ürettiğini okudum. Acayip bir aritmetik gibi geldi.
Google'da grafik aramasına Lego'nun yanına aklınıza gelen bir kelime seçip yazın, mutlaka bir yaratıcılık nişanesi çıkıyor ortaya. 'Lego art' ciddi bir ara sokak... Sadece legoyla çalışan sanatçılar mevcut. Lego mantıklı dekorasyon alternatifleri... Lego değil, lego yani artık.
Benim aklıma önce The White Stripes'ın 'Fell In Love With a Girl' klibi gelmişti. Sonra bakınırken lego teşbihli İncil bile gördüm.
Bahsettiğim birçok işte insan faktörü Playmobil serisinden. Aslında birbirine rakip iki şirket. Bizde 'Mini Mekanik' diye satılıyordu bunlar, hâlâ da öyledir, benim ilgi alanımdan çıkmış. Bir de eczanelerde satıldığını hatırlıyorum.
Bir erkek kardeşle büyüdüm, o zamanlar için aşılmaz görünen 5 yaş farkını sadece legolar ve mini mekanikler (benim kardeş 'küçük adam' derdi) kapatırdı. Çünkü çok acayip searyolar kurabiliyorduk.
Aklıma lüzumsuz yere bunlar düşünce sitelerine baktım. Bir kere olaylar ne kadar detaylanmış. Bizim kovboy setimiz vardı, yerlilerimiz vardı, benzinci seti, inşaatçılar, madenciler falan vardı. Zamane küçük adamlarının 'havaalanı' başlığı forklift ve kargo girişi gibi mikro mizansenlere kadar genişlemiş.
Bunun dışında yepyeni bir 'modern life' serisi dikkatimi çekti. Seri, bizim hayat bilgisi kitapları gibi. Kadın playmobil ütü odasında, kadın playmobil bebek odasında, erkek playmobil ayağında tokyoları duştan çıkıyor. (Duşakabin mevcut) Çekirdek bir playmobil ailesi parkta geziyor... İçim bir kötü oldu.
Küçük adamlar değişmiş; küçük adam değişmiş. Göremedim mesela madencileri...

Pazar, Aralık 23, 2007

Marketlerin ve mutfakların dışı


Arpa şehriye yokmuş evde, yıldız şehriyeden pilav yaptım. Muhteviyat: rende havuç, iki çarliston, bir soğan, domatesi temsil edecek bir şey... Salça, domates püresi, kuru domates... Zira tezgahtaki sözdelerinden kaçınmak lazım şu sıra; artık kokusunu da taklit ediyorlar, mis gibi sırık domatesi kokuyor, ama iç mekan iki kimyasalın reaksiyonundan mamül köpük gibi.
Şehir/ülke dışına çıktığımda market gezmeyi çok severim. Barselona'nın BİM'i gibi bir marketten şahane ambalajlı ton balıkları, teneke kutularda kalamarlar almıştım; sudan ucuz... Moskova'da hiç turistik olmayan bir bölgede, gecenin köründe açık bir marketten baharatlar toplamıştım. Oralarda muhtemelen ilk kez bir yabancı gören kasiyer kız beni bağrına basmış, hangisinin hangi yemeğe iyi gittiğini beden diliyle anlatmıştı. Şefi mendebur kadın ses edene kadar benimle dolaştı, kendi eliyle yapmış gibi ondan da alayım, ondan da alayım istedi. Şanghay'da çizgi film ambalajlı kakaolu sütlerin hastası olmuştum, olay mahallinde tükettim tabii. Napoli'den, Roma'dan koca bir poşet dolusu makarna getirmiştim, hatta sonra yapmaya kıyamadığım en güzeli bozulmuştu Beşiktaş'taki bir mutfakta durmaktan, içim yanmıştı. Prag'dan bir sürü şeker sonra...
Başka ülkelerin marketlerinde vakit geçirmek, tiksindiğim turistlik kurumundan bir nebze uzaklaştırıyor sanki beni. Benim için turistik alışveriş böyle bir şey diğer yandan da. Hem filmin devamı Beşiktaş'taki bir mutfakta aylar sonra da sürebiliyor; bu da ayrı bir lezzet.
Uzun atlama: Gastronomik anlamda yeni keşfim yufka cipsi... Yufkayı küçük parçalara bölüp teflon tavaya atıyorum. O kadar şahane kızarıyorlar ki, sonra bol baharatlı yoğurda batırarak kıtırdatıyorsunuz. Böreğin en güzel kısmı değil mi zaten o üstteki çıtır katman? Daha önce elmalı turtanın üst kısmını da yapmıştım, zaten altını üstü için yiyordum. Bu da mutfaktan anladığım galiba...
Yıldız şehriyeli pilavdan geldim buralara. Altını kapamadan evvel son bir karıştırırken, üstü için altını yemek zorunda kaldıklarım geldi aklıma.
Aklım karıştı; iş mutfaktan çıktı.

Salı, Aralık 18, 2007

Gmail hafızası

Benim için internet temelli iletişim, bir hotmail adresiyle başladı. Yaratıcılık sıfır, isimlerimiz çıplak halleriyle tabii ki daha önce kapıldığından, ne olsun, ne olsun: Ahu ismine 74, ben 75 eklemiştim. Tipik doğum tarihli hotmail adresi... Hâlâ kullananlar var bu modeli, hemen anlıyorum '90 ortalarında onları o adresleri almaya iten saikleri.
Sonra yahoo'ya geçtim, sevdiğim bir roman kahramanının adıyla. Çok afilliydi, ama telefonda söylemesi, lüleburgaz, ordu falan diye fena uzuyordu. Bayağı bir zamandır, ismim ve 6 yaşındayken kendime seçtiğim alternatifinden müteşekkil bir gmail adresi kullanıyorum. İş yeri tarafından açılan e-mail hesaplarının, bir istifayla sıfır kontakta indiğini bildiğimden iş için de, kendi yazışmalarım için de aynı adres... Lafı olanın turuncuya döndüğü küçük kutucuklarda onunla bununla bağlantı da cabası... Geçenlerde biriyle gtalk'ta 'konuşurken' not etmem gereken bir ismi yanımda her daim hazır bulunan defterime kaydetmedim. O an gmail'deki mail ve chat 'history'me ne kadar güvendiğimi farkettim. Sonra girerim dedim kendi kendime, tepeye anahtar kelimeyi yazar ilgili 'sohbeti' çıkarırım. Aslında bunu bile demedim.
Sonra sandığımdan daha fazla kullandığımı farkettim bu fonksiyonu. İlla mecburiyetten, 'aman nerede bu mail' sorunsalını çözmüyordu bu hizmet, gmail benim hafızam olmuştu sanki. Korktum. Bunu bana kim söylemişti? Şaşırır ya bazen insan, söylendiği anı hatırlamaya çalışır. Gündüz mü gece mi, etrafta müzik var mı, içerisi mi dışarısı mı? Ama gtalk'da bir an yok ya da bütün anlar birbirine benzer. O yüzden aslında gerçekten mi ihtiyacımız var gmail hafızasına?
Hotmail zamanlarında bir sabah mail kutumu bomboş bulmuştum; hâlâ bir esrardır benim için. Bir gece önce kafam çoook başka bir yerlerde ben mi becerdim, yoksa... Çok kötü oluyor insan, söyleyeyim.
Şu anda içinde 1000'den fazla mail ve sayısını tam olarak veremediğinden her kişiyle 'hundreds' diye özetlediği, bir sürelik sosyalleşme tarihim uzayda bir yerde duruyor. Sabah inbox'ı boş bulmaktan daha fazla korkuyorum, hatırlayamayacağım daha fazla şey var gibi.

En zevkle yaptığımdır fikrimi anında çürütmek: Çöp ev diye meskenine belediyenin daldığı kimse de durumun çöreklenişinden haberdar değildir neticede. Hatırlayabildiğimle de pek güzel yaşarım.

Cumartesi, Aralık 08, 2007

70 milyon sizi dinliyor

"Gay polis de olur, asker de. İnkar etmek anlamsızdır. Fakat burada olmaz. Belki ileride olabilir. Ama olmasa daha iyi olur."
Sabah'ın Günaydın ekinde 'Halk Ne Diyor?' diye bir köşe var. Gündemdeki sıcak haberlere dair okur, mail atıyor fikrini beyan ediyor. Oradan özenle ayıkladım.
Tamamen internet teknolojisinden atardamar bulan bir okuyucu egosu tipi var. Asıp kesmek, atıp tutmak üzerine bir ifşa... Hani Türkiye'nin yüzde 5'ine yayın yapan kanallarının fantastik dekorlu tartışma programlarındaki gibi: 70 milyon bizi dinliyor! Gazetelerin internet sitelerine, mail adresi verilmiş bu tür köşelere yazarken aynı hissiyat. Türkiye'nin herhangi bir yerinde bir okuyucu bir yere fikir beyan ediyorsa 70 milyon onu dinliyor. Herkes her şeyin bilirkişisi... Ama yazdığını bir kez daha okumamış bile yollamadan. Temel dilbilgisi ve yazım kurallarını geçtik, en normal kelimeler bile o egosal sayıklama anında yanlış yazılmış, ikinci bir okumaya da değer görülmediğinden 'send'lenmiş gitmiş. Ohhh yani, söyledim rahatladım; bu da onlara ders olsun gibi...
Bazen fikir bile yok. 'Üçüncü sayfa' diye sıfatlanan haberlerin altına bile, iki kişi mi ölmüş bir trafik kazasında, biri bir çukura mı düşmüş, 'Cık cık, yazık...' yazıp kaçmalar... Nasıl bir güdülenme sistemi çözmek zor.
"Gay polis de olur, asker de. İnkar etmek anlamsızdır. Fakat burada olmaz. Belki ileride olabilir. Ama olmasa daha iyi olur."
Nadiren içinde hakiki fikir ve yorum barındıran okuyucu mailleri dışında, benim şimdiye kadar okuduğum en temiz deşifrasyon bu okuyucu yorumunda. Bir kere çıkan haberlere dair kurtlanmış, bir şey söylemek istemiş, eyvallah. Beklenen bakış yönünün farklısından giriyor. İbre tepede başlıyor. İnkar etmek anlamsızdır diyor. Birden yaşadığı ülkeyi hatırlıyor: Fakat burada olmaz. Yine de çıkış cümlesini yutmak istemiyor; optimist bir projeksiyonda bulunuyor: Belki ileride olabilir. Ama sonra birden kendisini hatırlıyor, iğreti demokratlığını bastıran homofobik çekirdeğini: Olmasa daha iyi olur tabii.
Çok temiz her şey; rahatsız edici bir billurlukta hatta.

Pazar, Aralık 02, 2007

Robot dövüşleri

O kadar robot haberi çıkıyor ki kısalı uzunlu, genelde Japonya mahreçli tabii, türümüzün robot üretiminde hangi aşamaya geldiğini bir çırpıda söyleyemiyor insan. Ama belli bir noktaya kadar ilerlenmiş olduğunun sağlamasını bugün bir ecnebi kanalında gördüğüm haberle yapmış oldum. Tokyo'da bilmem ne fuarında robot dövüştürmüşler. Bayağı biri ötekine vuruyor, iki seksen yerde diğeri, sonra kalkıyor bir tane daha geçiriyor. Fakat başlarında sahipleri de duruyor bunların, horoz yahut köpek dövüşü gibi robotlarını gaza getiriyorlar. Bahsettiğimiz bir teknoloji fuarıdır, ama fondan gelen ses Ali Sami Yen kaydı gibi. Japonlar zaten manyak, bunların bahisleri de açılmıştır, yakuza işe dahil olmuştur ya da eli kulağındadır. Mafyolojik tarihimizin akılda kalan isimlerinden İnci Baba'nın Japon 'jakuzisiyle' tanışmak istediği, etrafındaki kimsenin de 'Baba o jakuzi değil!' diyemediği aklıma geldi, ama mevzuyla ilgisini bir yapay zeka kurabilir.
Neticede insansı üretme gayretindeki insan, ne yapsa süreci ve doğrudan mamulü insansılaştırıyor zaten. Asimo'nun o bin kişinin önünde merdivenden indirilip çıkarıldığı, yarı yolda düştüğü görüntüler, eminim sadece benim içimi burmadı. İçindeki bilmem ne devreleriyle değil, rezil insansı bir müsemereye malzeme edilmesiyle insansılaştı benim gözümde Asimo.
Bir de Akimo var, AKP'nin robotumsusu... 2004'te mi Tayyip Erdoğan bir fuarda bu Asimo'yla tokalaştı, birlikte yürüdü falan ya, aralarında hisli bir ilişki olmuş demek ki, son seçimler öncesinde bir propaganda aygıtı olarak böyle bir ucube kullanıldı. Boy bos endam Asimo'dan, ses bir AK Parti üyesinden... 'Zeytinyağlı sarma sever misin'den, Kasımpaşaspor'un ligdeki akıbetine uzanan bir seviyede laf üstüne laf yetiştiriyordu bizimki.
Bir de Repliee Q2 vardı geçen yıl sürümü. Onda da beni irkilten kadın robotun -insanımsının- yaratıcısı bilim kadının şıp demiş burnundan düşmüş olmasıydı. İlim irfan sahibi kadın, kafa nelere basıyor, ama işte ortaya çıkana bir bakıyorsun ablanın bilinçaltında devreler feci karışmış. Neyin peşinde kendisinin bir robotunu yaparak? Şimdilik 10- 15 saniye geçmeden mimik ve jestlerden ayrılabiliyormuş insan mı insanımsı mı? Ama işte Japonların derdi gücü bu süreyi 15- 20 dakikaya çıkartabilmek, ondan sonrası zaten yürü ya kulum...
Bir yandan da Asimo tükendi bitti işte... Devlet başkanlarıyla tokalaşmalar, iş adamlarına özel gösteriler, talk showlarda sevimilikler yapmaya çalışmalar... Ali Kırca'ya bile çıkmadı mı bu ya, ötesi ne? İnsan olmakla kalmamış, hayvan bile olmuş. Bir apartmanın bodrum katında dövüştürülmüyorlarsa, aleme yeni düşeceklerin akıbeti de budur zaten: Sabah Sabah Seda Sayan...

Pazar, Kasım 25, 2007

Adınız ve en zayıf yönünüz


Çok zaman geçmiş. Yazayım diye aklıma düşenler çok mu mühim görünmedi gözüme? Buna he demek, daha önce yazılanları mühimsemek olur, ona da gelemem.
Belki muayyen bir dönem, şöyle ki... Hayatımda bir kere galiba CV'li bir iş görüşmesi yaptım, yeni kurulan bir yayıneviydi. Bir insan kaynakçısı ile yayınevinin fikrî başı olacak kişi beni toplantı odasına almışlardı. Bir yerde insan kaynakçısı 'Sakın yanlış anlamayın lütfen, bunu sormak zorundayım' diyerek annemin babamın neyle iştigal ettiğini sormuştu. Sorunun luzumluluğunu tartmaktan önce, adamın bu kadar eğilip bükülmesine mana verememiştim. Sonra level atladım, yuppie büyük patronla görüştürüldüm. Duvarlarında çağdeş Türk ressamlarından orijinal eserler ve masasında economist dergisi bulunan şahıs bana son çalıştığım derginin kaç gram kağıda basıldığını sormuştu, bir yazı işleri müdürü olarak bilmem gerekirmiş. Türk medyasının yapısını hatırlatma ihtiyacı hissettim kendisine, kaç grup olduğunu, yazı kısmından mesul olanların gramajla falan ilgilenmediklerini, onunla ilgilenen başka birimler olduğunu, bir fikrim olsa da 'ya üç gram eksiğine bassak' diye bir öneri götüremeyeceğimi... Neticede o işe alınmadım, ama zaten yayınevi de senesini dolduramadı.
Diyeceğim o ki hiç Avrupalı bir CV'im yok. Çalıştığım bütün işleri alt alta yazsam, yandan kaynakları, onu bunu, ortaya (daha afili deyişleri vardır bunun insan kaynakçısı dilinde) maymun iştahlı, bir yerde sebat edemeyen bir tip çıkıyor. En uzun çalıştığım yer bir buçuk sene(ydi). Bütün bunda çalıştığım yerlerin kapanması gibi etkenler varsa da, istifa müessesesinden de ziyadesiyle istifade etmiş bir kişiyim. Sebepleri muhteliftir; ferahlık kırıtısını tebdil-i mekânda arama temayülümü inkar edemem. Muayyen dönem dediğim de o, son çalıştığım yerde bir buçuk seneyi geçtim, kurtlanıyorum.
Fakat bu kez içimi daraltan sistem içi çözüm arayışlarından yılmış olmam bir miktar. Seinfeld'in bir bölümünde George Costanza'nın daha önce yaptığı her şeyin tersini yapmak üzerine kurulu bir felsefe icadı vardı. Her zaman yediği sandviçin de tersini yiyor, dişilere de daha öncekinin tersi gibi davranıyor, iş görüşmesinde de hakeza. Nihayetinde hayatta saadeti böyle yakalıyor, tersi olarak.
Şu sıra iş görüşmesi yapmaktan bitap düşmüş bir arkadaş, en dandik yerde bile aynı şeyin sorulduğunu söylüyor: 'En zayıf yönünüz'. Oturuyorsun, tokalaşmandan, kıyafetinden mana okuyorlar, sonra pardon en zayıf yönünüz? Ne dersin ki! Dürüst olayım, iki dakika düşüneyim desen bile, nasıl bir cevabı olabilir bu sorunun? Ayrıca sana ne? Büyük holdinglerden, en küçük işletmeye kadar eleman alımında moda olan bu sorunun bir de moda cevabı varmış: Çok mükemmeliyetçiyim! Bu anahtar cümle. Haa, bak ne hoş, kılı kırk yarıyor, ama hepsi işin daha iyi olması için... Bu yalan senaryo her gün yüzlerce iş yerinde tekrar ve tekrar ve tekrar canlandırılıyor.
Seinfeld'in bütün bölümlerinin senaryolarını buradan okumak mümkün, iyi geliyor. Onun dışında kurtlanıyorum, lakin ufff bilmiyorum. En zayıf yönüm bu...

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Fame discovery channel

Bir hayat hakları olduğunu savunduğundan sivrisinek bile öldürmediği afişe halde gezen, türlü nedenlerden daha da garip kişilik Orhan Kural'ı o beş geyik için ağlarken gördüm akşam haberlerinde.
Pazar günleri dişe dokunur pek bir halt olmaz hayatta. Kaza yahut tabii afet olsa, ki onlar da zaten gazetelerin manşetleri, ana haber bültenlerinin siftahıdır, gazetenin içini, yayının gerisini doldurmaya ajansların geçtiği hayvanat haberleri kalır. Ayrı cinslerin dostluğu haberi mesela. Kediyle köpek artık show tv için bile banal, ama ördekle kedi, penguenle köpek, ayıyla kaplan, kombinasyonlar değişir. Bir de iyice çaresizlik haberleri var ki, sevimli bir hayvan yavrusunun -tür hiç mühim değil- fotoğrafı çekilir, altına pazar günü çalışmak mecburiyetindeki muhabirin ajans dili edebiyatından devşirdiği metin çalışması girer. Yazın 'Kamplumbağa sıcaktan bunalıp su içti', geçenlerde de 'Bir kutup ayısı sırt üstü yattı' haberi görmüşlüğüm var. Hakikaten Anadolu Ajansı'nın haberi buydu...

Bunlar günü kurtarmaya yarayan anonim hayvanat; bir de celebrity'leri var bu işin, bir isim verilip, Binbir Gece kıvamında hikâyeleri uzatılan... Bu zavallı beş geyik, bulundukları kargo şirketinin deposunda nüfusa Ceren, Maskara, Makara, Yavrucuk ve Zıpzıp olarak kaydolduktan sonra bir ayın meselesi haline geldiler. Tamam en azından onların bir dramı var, daracık yerde kapalı, marulla beslenerek 65 kilodan 40'ar kiloya düşmüş bebeler. Kilo alsalar, Atatürk Orman Çiftliği'nde kuş sütüyle beslenseler dahi, yaşadıkları travma ne olacak?
Canlının sürüneninden hazzetmesem de Piton Pakize'yi sevmiştim, markalaşmaya müsait ismiyle bir psikolojik gerilim yıldızıydı. Allah dediği iddia edilen Golyad aslanı bence hinoğluhinin tekiydi, karşısındakinin elindeki malzemeyi görünce nabza göre şerbet verdi tek atımda. Bir ara adına dizi çekilen maymun Çarli şimdi nerede?
Sivas'ta bir Murat 124'ün arka penceresinde fotoğraflanıp da dünyada Tarkan'dan daha ünlü olan Dana Ferhat, seni sucuk yapanlar utansın! Zamanın iç işleri bakanını selamlayan, meşhur olduktan sonra da musluk suyu içmeyi bırakıp pet şişeye geçen Pelikan Osman; 90'ların başında bir yıl boyunca maceralarını izlediğimiz beyaz balina Aydın, şimdi nerelerde? İzmir'in saat kulesi kadar ünlü fili Pak Bahadur'un yeri nasıl doldurulacak?
Celebrity dediysek de, bir marka haline gelen Knut ayısı olmak o kadar da kolay değil. Çok güzel hayvanlarımız var, hedefimiz dünyaya açılmak, lakin tabiat vahşi...

Salı, Kasım 06, 2007

Yakamozsal yokluk, damsal düşme


Gazetelerin 'yaşam' adı verilen sayfalarında küçük bir haber olarak görmüş olabilirsiniz, Berlin'de konuşlanmış Dış İlişkiler Enstitüsü 'dünyanın en güzel sözcüğü'nü bulmak gibi ucu açık diller sülalesinde gayet zorlu, bir yandan da gayret olarak kıskandırıcı bir seçim işlemine girişmişler. Ve nihayetinde kazanan kelime orijinalliği, anlamı ve kültürel ehemmiyeti bakımından 'yakamoz' olmuş. İkinci, Çince'de horlamak manasına gelen 'hu lu'; üçüncü de Afrika'da Luganda dilinde 'düzensiz'in karşılığına denk gelen 'volongoto'...
Şaşırtıcı bir biçimde, bundan dört beş yıl evvel, İstanbul'a ilk kez gelen bir Alman arkadaşımla, hayatımın ilk hamam seferini yaptıktan sonra, Galata Köprüsu'nün altında bira içerken (fıçı siyah efes vardı, çok şaşırtıcı), laf tercüme sorunsalına gelmişti. Karşımızda duran İstanbul kartpostalından ilk yakaladığım detay olarak, elimle yakamozu işaret edip, 'buna siz ne dersiniz?' diye sormuştum, 'bir şey demeyiz' diye kalakalmıştı. Bir şey dememek bir yana, hayatında da ilk kez farkediyordu gösterdiğim tabiat olayını. Çok şahane bir kelime olduğuna karar vermişti Stefi, küçük defterine yazdı.
Benim o bol siyahlı turistik muhabbetim nasıl bahsettiğim yarışmanın bir yerinden sağlaması gibi duruyorsa hayatımda, bu yazıya görsel malzeme ararken çektiğim sıkıntı da dilimizdeki yakamozsal çelişkinin sağlaması oldu. Başka bir dilde aramak zor, yerli aramalarda da yakamoz fotoğrafı yok, hepsi ayın suya düşmüş ışıklı gölgesi diyelim...
(Biliyoruz ya iç sesinizi göze alarak devam ediyorum) Yakamoz dediğimiz hadise 'macun gibi, yapışkan, şeffaf ve kırılgan yaratıklar' olarak tanımlanan planktonların ışıması. Wikipedia'da çok hoşuma giden bir tarif var, plantkonlar bir türden ziyade bir yaşam biçimidir diyor, basbayağı 'lifestyle'ı kullanarak. Klasifikasyona, tariflemeye zor geliyorlar ama çok mühim yaratıklar. Bir sürü balık bunlarla beslendiği gibi, geceleri karbon emen bitkileri yemeye suyun yüzeyine çıkarak (yakamoz times) bir denge sağlıyorlar. Lakin küresel ısınmadan en önce etkilendikleri gibi, yoklukları küresel ısınmayı üç beş kat daha arttırıyor. Yakamoz görmediğimiz an, bittiğimizin manzarasıdır, karşısında ne içsek beyhude...
Bugünkü gazetelerde gözüme çarpmadı, ama dün akşam Tayyip Erdoğan'ın Bush'la münasebeti sonrası yaptığı basın toplantısının bir bölümüne naklen şahit oldum. O an İngilizce'ye çeviren simultane tercüma acıdım ve hakikaten ne yaptığını merak ettim Çünkü mesela 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesi bir gün onları da vuracaktır' diyor T.E., iki cümle sonra yine 'yılan' öznesiyle devam ediyor. Beş cümle sonra 'Biz damdan düşenler olarak konuşuyoruz' diyor. Tamam lokal bir 'icraatın içinden' olsa meramını anlamayacak yok, ama simultaneci yılanı, damdan düşmeyi nasıl anlatsın bir çırpıda! Bire bir çeviriyorsa pek pek pek fena...
Yukarıdaki resim bir kısmının mikroskobik vesikalığı.

Perşembe, Kasım 01, 2007

Gizli müşteri çıkabilir


Hayatımda iki kez kartvizitim oldu; ikisi de iradem dışında... Tokalaşma sonrası el çabukluğu marifetle bir kartvizit takdim edenlerden, çoklu münasebetlerde vapur dilencileri gibi sualsiz ellere kart tutuşturanlardan olamadım. Çantamda bir numunesi mevcutken bile lüzumlu hallerde arzu edilen çevikliği gösteremedim. Vardır psikanalitik bir tefsiri, geriliyorum.
Olaya şahsi reaksiyonum dışında, hayatta bir kartvizitimin olması iş bakımından da pek uğurlu gelmedi bana. O iki seferin ilkinde, iki deste kart elime ulaştıktan bir ay sonra çalıştığım iş yeri 2001 krizinin leşleriden oldu, kapandı. İkincisinde de, abartmıyorum yine tam bir ay sonra çalıştığım dergi kapandı.
İş yeri kendisi yaptırıyorsa üzerine yazılacaklar zaten belli, size soran da yok. Ama mesela reklamcı bir arkadaşın arka yüzü İngilizce olan kartvizitinde 'copywriter'ı görmekten ilham alarak ismimin altında 'screen saver' yazsın çok istemiştim, isterim. Mühendis, doktor falan olunca öyle bir sakillik hissedilmiyor, ama nerede okumuştum, 'yazar, 'şair' diye kart bastıranlar varmış. Şekil şemal de tam at koşturmalık kreatif bir alan. Zaten 'fantezi kartvizit', 'VIP kartvizit' diye çeşitler türemiş. İsteyene zemine bir fotoğraf basılabiliyor. Facebook profili gibi... Hatta aforizmalar eklenebiliyor. Konuyla ilgili bir internet gezintisinde, Caddebostan sahilinde kayalıklarda çekilmiş bir fotoğraf zemini üzerine kişisel bilgilerini bastıran bir adam gördüm; en alta 'Gülmeyi öğrenmeden sevilmeyi bekleme' gibi bir slogan eklemiş. Ne hoş... Merhaba, ben -atıyorum- Aydın Keres, gülmeyi öğrenmeden sevilmeyi beklemeyin ama... Ben bu fonksiyon hakkımı nasıl değerlendirirdim acaba? Her canlı bir gün ölümü tadacaktır? Yok ağır olur. Neyse bunu şimdi düşünmeyeceğim ama önerilere açığım.
'Gizli müşteri' diye sonradan doğma bir meslek var. Kendilerini 'müşteri odaklı' diye tanıtan firmalar para verip ajan tutuyor ve kendi elemanlarını denetlettiriyorlar. İsmini vermeyelim bir pizzacıda çalışanlara dönük bir uyarı tabelası bile varmış, 'Dikkat gizli müşteri olabilir' diye. Her an tetikte olman lazım, patronun adamı olabilir yani. Hayatta herkese patronun adamı gibi davranılsın istiyor çalışan odaksız firmalar; patronun her an her yerde olduğu hissedilsin.
'Gizli işçiler' örgütlense bir 'gizli müşteri' ne yazar kartvizitine?