Perşembe, Ağustos 09, 2007

Human enlargement mümkün mü?


İş yerinde florasan ışıklarının göze, eski paşabahçe kaseler yere düştü mü ince ince kıymıklanır ya, öyle battığı saatler... Spam mailin saati yok, ama bazen gece 3'te, 4'te ciddi ciddi yerlerden duyurular, toplu atılmış olsalar da aklı başında mailler geliyor. Bu iş otomatiğe bağlanabiliyor mu, saat gibi kurulabiliyor mu bilmiyorum, ama geliyor işte. Merak ettiğim çok net: Bu mailleri insan mı atıyor, makina mı? Bir arkadaş böyle bir sabaha karşı mailinde yazılı olan telefon numarasını arayıp sormuştu hatta, 'Şu an mı atıyorsunuz?' diye. Çok saçma, ama aldığı cevabı hatırlamıyorum. Verilen telefon numarasında bir canlının bulunması yetmiş galiba bana.
Topluca oturulan bir masadan birinin kalkıp fotoğraf çekmesini, oturanların vazifelerini bilir şekilde objektife, hakikatte benzerini kullanmadıkları bir gülümseyişle bakmalarını, işlem tamamlandıktan sonra bir de dijital makineden 'nasıl çıktıklarını' kontrol etmelerini anlamıyorum. İnsan denen sosyal varlık; bazen kaçamıyorsunuz. Ama bütün bu paketin içinde bir de flaş varsa... Flaşlı fotoğraf çekenleri, o kıymık kıymık flaş ışığında herhangi bir canlının/ cansızın 'güzel çıkacağına' inananları anlamıyorum. İlla çekeceksin, bırak titresin, bırak kızarsın, neyin peşindesin?
Bir süredir bana Çince spam mailler geliyor. Bildiğimiz dillerden spam'e insanın gözü kaymaz, anında delete, ama Çince'yi insan merak ediyor. Viagra o harflerle nasıl yazılıyor, penisin, büyütmenin, lise arkadaşının, lotonun Çincesi ne? Kulağa çok ırkçı mı gelecek, ama aklıma geldi bir kere, 'human enlargement' diye Çin işi spam var mıdır?
İçim daraldı da, benim ihtiyacım var mesela 'enlargement'a...

Cumartesi, Ağustos 04, 2007

Bacacı iştahı


Çok saçma... Önce kendime izah etmem gereken, neden on gündür hafakan dolaylarına uğramadığımken, çok saçma olan, son yazdığım Kuzey Afrika sıcaklarından transit geçmişken, bu on günün en büyük olayının Kuzey Afrika sıcaklarını yerinde tespit etmem. Üç gün...
Sıcakların istikameti aynıysa bile, tesiri farklıymış. Güneşin üç kat deriye birden oynadığını, ama çelimsiz bir palmiye gölgesinin bile klima etkisi yarattığını, güneşle, güneşsizliğin arasındaki yedi devasa farkı gördüm mesela. Batana kadar sarı bir top gibi duran, kızarmadan, aynı sarılıkta, iki saniyede suya dalan sistemimizin merkezini o açıdan da... Hemen iki saniye sonra ısı farkından Atlantik'ten kabaran su buharı duvarıyla şehri göremediğim oldu ama iki saat boyunca. Kolları ağırlaştıran bir rutubet, iştahıyla ürküten dalgalar... Bir de nemli not: Daha önce Lizbon'da yarı belime kadar girdiğim okyanusa, bu sefer de öbür yarımı sokmayı başaramadım. Olmadı, diyelim kısasından.
Çok Louise Attaque havasındaymışım. Evden hiç çıkılmamış, yarı domestik, yarı köfte film başları ve sonlarıyla terapatik bir cumartesi. Cumadan daha güzel oluyor hep cumartesi, sonsuz bir ihtimaller yumağı gibi bir yarın... Pazarları sevenlerle zaten uludağ gazoz bile içilmez. İlkokulda şubat tatillerinin ikinci pazartesisi başladı mı biterdi olay benim için. Gerim sayım başlamış, ne yapılsa bir çaresizlikten, bir acelecilikten olacak. Şubat tatilinde de ne yapar ki zaten insan. Bir sene tatilde günlük tutmuşum, başka biri gibi acıdım kendime.
Orta yaş krizi denilen de 'yarı yıl tatilinin yarısı' sendromunun bir varyasyonu galiba. Kimini daha girişimci yapıyor, kimini daha oturumcu, çöküp kalımcı. Başka bir türüdür, ama isteyen metafor da kırpabilir: Ben hayatta bacacılar kadar girişimci meslek grubu görmedim. Belki sekiz katlı apartmanların, müteahhitlerin kiremitten çaldığı sapsakat çatılarda fütursuz yürüdüklerinden, böyle bir alışkanlıktan, kaşarlanmadan, koca koca binaların hiçbir ara kata denk gelmeyen duvarlarına, viyadük bacaklarına, bilmediğim bir şey direklerine asılı teneke levhalara yağlı boyayla yazılmış bacacı cep telefonları gördüğüm çok oldu. Bir dükkânları olmadığı için mi, mesleki deformasyon mu, dibine bir felsefe oturtabileceğimiz bir meleke mi?
Ne anlattığını tam bilmiyorum, evrensel aşina kelimeler geçiyor içinde, onlar da yetiyor, Louise Attaque'dan 'Léa'yı tavsiye ediyorum şu an size. Fas'a gidenler için de, en iyi su 'Sidi Ali'...

Salı, Temmuz 24, 2007

Zâhirî google earth

Ben bizzat görmedim, ama görmediğime vahlandım. Malumunuz sıcaklar yüzünden yapılan 'sokaktaki adam' röportajlarından birinde 'Kuzey Afrika sıcakları geliyor, ne yapacaksınız' sorusuna herkes kendince hayıflanırken, biri diyor ki "Kuzey Afrikalılar ne yapıyorsa onu yapıcaz!"
Ne yapacağız? Kuzey Afrikalıları yaptığını mı, Güney Amerikalılarınkini mi? Memleket ahvali bunaltıcı; şehirlerin meydanlarına çökmüş o beyaz sıcak bulutu, bir anda denizden, derelerden, elimizdeki çay fincanlarından, nefeslerimizden yükselen su buharı duvarı gibi bir şey tepemizde.
Tarihine baktım, tam 20 gün önce Anadolu Ajansı'nın geçtiği iki haber gazetelerin müteakip sayfalarında kullanılmıştı. Biri "Uzaydan görülen ay-yıldızlar artıyor."
Google Earth'ten görünen Cizre'de, Ankara, Samsun, Elazığ, Yozgat ve Kıbrıs'ta, dağa taşa, ormanlık alana kazınmış boy boy bayraklar bunlar... Birtakım laflar da var, nasıl bir azimle kazındıysa uzaydan görünüyorlar işte.
Hemen bir iki sayfa sonrasında da "Havadan gelen dava" diye bir haber... Diyarbakır'da bir köyde tarlayı sürerken çiftçiler birtakım şekiller işlemişler güya, 'terör örgütünü simgeleyen' işaretlermiş bunlar, uçakta bir yolcu farkedip, iner inmez de ihbar etmiş. Baba oğulu gözaltına almışlar. O yolcunun işgüzarlığı dışında, işlendiği iddia edilen şekli bile kavrayamıyor insan, renkten gitse daha kolay, yıldız orak çekiç mi yapmışlar, ne? Uzaylıların ekin çemberleri gibi... Gerçek orada bir yerde...
"Kuzey Afrikalılar ne yapıyorsa onu yapıcaz!" soğukkanlılığına erişebilmek için, az biraz yukardan bakma gayreti yüzünden bu sayıklama. Lakin anladım ki beyhude...

Pazar, Temmuz 15, 2007

Eşyanın tabiatı


Atılmasına hükmün verildiği, ama tam olarak nereye atılacağı bilinemeyen kanapeler, çoğu kez geceye dahil olan vakitlerde sokağın köşesine yahut hiçbir apartmanın önüne denk gelmeyen bir boşluğa bırakılır. Kol koyma yerleri beş ton koyulaşmış, minderler artık tandır ekmeğine yakın, irili ufaklı lekeler kataloğu, yayları çıktı çıkacak, alttan süngerler görünüyor ya da, o kanapede neler yaşanmışsa artık, onun abidesi gibi durur öyle. Beni rahatsız ederler. İrice bir çöp oldukları için değil, göz zevkimi bozdukları için değil, ağır gelirler sadece. Çöp arabası erken geçsin, adamlar küfrederek tez elden parçalasınlar isterim.
Başkalarının kanapelerini severim. Çünkü başkalarının evlerini severim. Sokakta yürürken birinci katların, giriş dairelerinin aralık tülleri arasından eşyaları, ışığı; canlıları ve cansızları çarçabuk emen bir bakış çalmanın röntgencilik sınırına dahli ihtimalini pek güzel kılıfına uydururum.
Eşyların tarihlerini severim. Bir fikir uçuşması olarak kaldı, altından kalkamayacağımı anlayarak vazgeçtim: Kendi evimdeki, en azından bir odadaki eşyaların tarihlerini yazacaktım bir bir. Üşenmeden. Bu eve girişinden önce tarihleri başlayan çok şey var. Canlıların tarihlerinin, en iyi cansızlar üzerinden anlatılabileceğine inanmışım demek o gece. Şimdi yine güzel geldi ya bu prematüre proje...
Başkalarının kontenjanından, çoğunlukla sahibi de aynı etkiyi yarattığından, bana özellikle iyi gelen evler vardır. Çok severim öyle evlerde uyumayı. Uyumak deyince gece uykusu değil reçetemdeki. O evde ben yokmuşum gibi hayat akarken, belki pencere açık, mahallenin kedileri/ martıları/ çocukları, belki radyo sevdiğim/ sevmediğim bir istasyonda, belki telefonlar çalıyor, hayat bensizmişim gibi akıyor.
Çok severim başkalarının kütüphanelerinden, edinmiş olmayı isteyebileceğim bir kitabı yerinden çekip, kanapeye uzanmayı. Başkalarının tuvalet aynalarını, buzdolaplarını, CD raflarını severim. Sahipleri de bana iyi gelen insanların evleri bana iyi gelir.
Şehir merkezinin az dışındakı otobüs duraklarında, sokağa bırakılmış eski kanapeler görmüşlüğüm, bir değil, iki değildir. Kim getirmiştir üşenmeden yeni yerlerine? Onların artık bir sahibi var gibi düşündüğumden mi, iki otobüs kaçırabilirim o duraklarda. Cansız tarihinin akmakta olduğuna beni ikna ettikleri için belki. Belki de başka bir şey.

Pazartesi, Temmuz 09, 2007

Kabak çiçeği zamanlaması


Ben klavyeye bakarak yazanlardanım; altı parmak... İnsan klavyeyle nasıl yazabiliyor, parmaklar nasıl yerini buluyor yabancılaşmasına kadar açılmışım denizde; klavyesiz, tuzlu, deniz börülceli, yuvarlacık çakıllı bir zaman dilimine, yıllık iznimin bir bölümüne o kadar kaptırmışım yani kendimi.
Döndüm de dönemedim; teşhisi diploma gerektirmeyen post-tatil ruh çöküntüsü işte. Gerçek bir karın ağrısı kılığında beliren bu evreyi önemsizleştirmek, geçmesini beklemek, bir hastalığın kaynağı stres çıkınca rahatlamak gibi. Ha, strestense tamam o zaman. İş yerinde tatil sırasını savanlar da, "o" günü bekleyenler de tende güneş iziyle kendini gösteren bir hastalığa yakalanmışım gibi, "Geçer" der gibi bakıyorlar yüzüme. Bilgisayarımın şifresi, masamda üç beş kitabın yeri değişmiş, bir de çalışanların dörtte biri işten atılmış ben yokken. Bu kadar yani, üç güne kalmaz "geçecek" zaten, tenimin rengi açılmaya başlayacak, üzerimden atacağım o yüksek ateş sonrası yorgunluğuna benzer tatil canlanmasını. Beni de atsalardı, al sana tatil mi olacaktı, değil mi, paşa gönlün ne kadar çekerse...
Yaşını başını almış bir iğde ağcının canavarlaşmış kollarının, hormon zerkedilmiş gibi coşan birkaç asma köküyle yekvücut olduğu bir çardağın altında, güllü goblenlerle kaplı bir sedirde, uykuyla uyanıklık arasındaki farkı pek kollamadan geçti çok zaman. İşte öyle bir öğleden sonra, arkada dal kıpraşmaları tavla zarlarının sesini, çakıl ezme hırsından azade poyraz dalgaları menapozlu kadın kahkahalarını yumuşatıyor, ben yatıyorum öyle... Dirseklerim izin istemeden göğsüme düşmüş, bir kitap tam orada kesmece bir karpuz gibi ortasından ikiye yarılmış. Son hatırladığım bir Oğuz Atay hikâyesi, babaya yazılmış bir mektup... Babasının köylülüğüyle kocaman olduktan sonra barışan, onu öldükten sonra anlayan, bir sahil kasabasına yerleşip de balıkçılara lüzumsuz sorularla felsefe türetmeye çalışanlar gibi değil, tam da babası gibi denizsiz bir orta Anadolu şehrinde kerpiç bir evde yaşamak istediğini yazan bir adam... Fazlası da mevcut ya... Bulunduğum "levrek ve kılıç diyarı" köyde ben gelmeden bir balıkçı bir kilo dondurma yemiş de, ishali konuşuluyor mesela adamın, karısı da serzenişte "Ben bir aydır kabızım, benle ilgilenen yok" diye... İlk kez girdiğim bakkallarda, nerede kaldığım, kimi tanıdığım biliniyor. Çok aktif bir haber ajansı...
O sedirde uzanmışken hayatta aradığım haber ağının böyle bir şey olduğunu biliyorum, lakin utanıyorum da bu hissimden. Köy kahvesinde lüzumsuz miktarda bahşiş bırakmış gibi, tabağımdaki balığın fazlasını ellememişim gibi, çay içip bir kahve dolusu kadın erkek TRT4'te beraber ve solo şarkılar'ı dinlerken küresel ısınmadan laf açmışım gibi, ne o, ne o olduğumu hissetiren bir ipucu bırakmışım gibi, hayalimsi arzumdan utanıyorum. Onlar ne der? Derdim bu. Neyse ki, sol yanağıma bir kuru yaprak düşene kadar kıpırtısız yatmaktayım, kimsenin bir şeyden haberi yok.
Gelecek program niyetine, Şaziye Teyze'yi yazayım buraya. Şalvarı tamam, ama kovboy şapkası ve güneş gözlüğüyle gezen, yetmişine merdiven dayamış o şahane kadından bahsedeceğim sonra. Sevip sevmediğimden bile emin olamadığım, acayip kılıklı, acayipli duruşlu, acayip susuşlu Ege avangardı Ömür'den, "motoru yakan" Selçuk'tan...
Sabah erken toplamak gerekiyor kabak çiçeğini, sonra sönüyor, dolmuyor. Düşüneceğiz elbet...

Salı, Haziran 26, 2007

Angora forte


Hava sıcaklığı Marmara Bölgesi'nde bir şehirde 40'lı rakamlara ulaştığında, insandan seyrelmiş sokaklardan geçen klimalı arabaların uğultusu bile hava denilen görünmez saydığımız şeyin içinde yutulurken, miligram yapraklı ağaçlardan bile tek kıpırtı yükselmemekte zaten, aynı coğrafi bölgede bir insan sol kolunun altından çıkardığı termometrede akşam 'hava durumu'nda duyduğuna yakın bir rakam görür. Zaten titriyordur.
Mevsimlere göre insanların unuttuğu fiiller var. Yazlıklarla kışlıkların yerini değiştirir gibi bile değil, zahmetsizce ve kayganca dili araziye uyduruyoruz. Dört mevsimin hissedildiği ülkeleri çekilir kılan belki biraz da bu. Çok sevilen, kış boyu kendisini hatırlatmayan, ama çekmece dolap sirkülasyonlarında insanı manasızca mutlu eden tişörtler gibi, zamanı geldiğinde dökülüyor o mevsimlik fiiller, sıfatlar dil pazarına. Diğerleri toz oluyor.
Velhasıl ben bu ülkenin İstanbul'unun pazar günü titredim; titreyebildim, üşümeyi hatırladım. İnsan sadece kendisiyle nasıl müstakil bir evren kurabiliyor, genel fotoğrafı absürtleştirebiliyor.
Kıştı, kafamda da şapka vardı hatta. İstiklâl Caddesi'nde bir seyyar satıcı bağırıyordu: "Bay, bayan angora...'
Adam eldiven satıyor tabii ki. Ama iki yandaki binaları kadrajdan kesip caddeyi Frankfurt Havaalanı gibi devasa mesela, Barselona Havaalanı gibi aydınlık mesela düşününce ne güzel bir anons solumdan yükselen: "Bay, Bayan Angora..."
İnsan sadece kendisiyle nasıl müstakil bir evren kurabiliyor, genel fotoğrafı absürtleştirebiliyor. Bu sağlıklıyken daha zevkli oluyor.
N'olur asfaltta yumurta kırılmasın bir de!

Pazartesi, Haziran 18, 2007

Açık bir deniz


Hem ziyareti, hem ticareti bir kılıfına uydurarak, yakınlarda üç günü, ilçe demeye dil varmayan bir tatil şeysinde geçirdim. Adını anmaya lüzum yok, en adı çıkmışından. Ve bir yandan da aşağıda lafı edilecekler cümle benzeri için de muteber.
Türkiyeli tatilcilerin azınlıkta olduğu mevsim bu. Ticareten sezon başı; Adana'dan, Mardin'den ya da İstanbul'daki Sivas'tan çalışmaya gelmiş genç oğlanların mesai başlangıcı... İlk yıl gelenler otellerde, motellerde bulaşıkçı, komi, garson oluyor önce, etraflarına bir bakıyorlar, parmakarası terliklere, fısfıslı güneş yağlarına, enerjivotkalara, kalçalara, memelere bakıyorlar uzun uzun. Ertesi sezon açık büfe mutfaklarında kayık tabaklara kaşar dizmek kesmiyor artık onları, aynı parayı da alsalar, bahşiş, hoşbeş, kalça ve meme ihtimali olan başka işlere geçiyorlar: Halıcı, kuyumcu, ortacı oluyorlar. Beş figürlük break dansımsı koreografileri bar önlerinde üçlü sergileyip, ülkelerinde ancak cehennem hayatı yaşayanların bunlarla eğlenebileceği turistlere adisyon açmaya çalışıyorlar yahut. Kaşların ortası temizleniyor, saçlar enseden kuyruklu yahut tepeden punky, mutlaka bir kısmı oksijenle açılıyor. İmasını sülalesine küfür saysa da, daracık tişörtler, pırlanta taklidi tek küpeler, şile bezinden bol pantolonlarla, gey estetiğiyle dolanıyorlar ortalıkta. O kadar ayarsız bir transformasyon ki, 'Nerede yaşıyor bu çocuklar?' diyorsunuz, 'Kim bunlar?' Böyle marjinaller olarak tez zamanda fonksiyonel bir vokabüler edinip, doğrudan turistlerle el ense şakalaşıyorlar. İnsanlararası mesafe esasına dayalı hayatlarından sıkılan bu 'yabancılar' da tatil diye ses etmiyorlar, egzotik geliyor onlara, bilakis hoşlanıyorlar da bu izansızlıktan. Bu çocuklar hiç tasaları yokmuş gibiler, sonsuz bir sokak partisindeler sanki, kafaları da hep iyi sanki, turistlere mal kakalamak değil de sanki dertleri, bu tasasızlıklarını, şakacılıklarını, parti ruhlarını sergiliyorlar yabancılara. Beş adım uzaklaştıklarında, kendi aralarında kendi dillerinden konuşuyorlar sadece, kalçalı ve memeli...
Sırtlarına geçici dövme, kahküllerine gölge, sakal traşlarına tasarım attırmış daha level 1'deki dört oğlan, taş çatlasa 19'dur en büyüğü, konuşuyorlar önümde. Havlular ellerindeki beyaz poşetten çıkıyor. Onlar kendilerine sahilde yer ararken kumsalın çakılına, denizin yosununa bakmıyor. Denize girmek için elli metre ileri gidebiliyorlar stratejik bir durum varsa. İşte bunlardan biri diyor ki: "Bu televizyonda ünlüleri görüyoruz ya, kameramanlar çekiyor, orası neresi lan?" Diğeri tecrübesiyle cevaplıyor: "Oğlum oralarda öyle bir güvenlik var ki, bizim otelden biliyorum." Üçüncü bir çözümle geliyor: "E, denizden giririz..."
Başını kaçırmışım. Oturdukları plajın güvenlik görevlisiyle garsonunun konuşmaları geliyor bir zaman sonra kulağıma aksi istikametten: "Şu İngilizce'den var ya, tek anladığım 'kiss me'"
Gelecek sezon level 2 olacak onlar için, belli. Sonrası, değil.

Perşembe, Haziran 14, 2007

...extra boşluk

İstedikleri kadar büyütsünler piyasanın sıfırlarını, bunu kendileri becerdiler, televizyonda yahut radyoda, reklam girdi mi başka bir konuma geçiyor beyin. Televizyonda öncesinde izlediğimiz fazla gri hücre kıpraştıran bir şey olmasa dahi, beyin stand-by'a benzer bir hale zıplıyor, elin zaplamaya mecali yoksa.
Radyo açık, bir şeyler mi yiyorum... "Tanıdık, tanımadık herkesi aramanın dakikası bilmem ne kadar kontör" diye bir laf öbeği, karşı taraftan atılmış yabancı bir cisim gibi kafama çarptı. Telefon sapıkları mı hedef kitlesi, tanımadık biri nasıl aranır?
Bu radyo reklamı aklımdayken, Eminönü'nde "ekstra muhabbet"i gördüm.
Eminönü'nde bunu görmeden önce "Börek yemenin yaşı yoktur" sloganını vitrinine sabitlemiş bir dükkân gördüm. Eminönü'nde bunu gördükten az sonra "Canlı Et Bebek"i gördüm; altgeçitte. Bir tuhaf oldum.
Gün aşırı uçuş simulasyonu yaptırılan, ama yükselmeye muvaffak olamayan serçe dün vitrininde ölü bulundu. (Bkz. "Passer -fazla- domesticus") Gagasının altında kırmızı bir şişkinlik vardı iki üç gündür. Bir ayı bulmayan hayatının çoğu bir ecza dolabında geçti.
Zihnim yuvasına çöp taşıyan bir güvercinin mesaisiyle çalışıyor. Farketmeden benzer dal parçalarını biriktiriyorum. Bunların hiçbiri olmamışken Beşiktaş'ta gördüğüm bir tabela aklıma geldi mesela: "Kuzu boşluk 7,9 YTL"
Boşluk hayvanın neresidir? Suna'nın Serçeleri'ni ve Suna'nın düştüğü kireç kuyusunu bilinçaltımdan sildirebilir miyim? Boş muhabbetin yaşı var mı?
extra boşluk...

Cuma, Haziran 08, 2007

Günün elemanı


Dün akşam üzeriydi, birden indiren yağmurda Karaköy iskelesi karşısında bir pastane şemsiyesine sığınmıştım. İşte olmadığım, bir işte çalıştığımı unuttuğum bir perşembeydi.
Saat 6 olmuş... Kumaş pantolonlardan, çapraz çizgili kravatlardan, taşlara vuran dolgu topuk seslerinden ve başka şeylerden anladım bunu. Gün içinde birbirleriyle sekiz cümle eden adamlar, kadınlar, üçlü dörtlü gruplar halinde 'paydos'un verdiği bir gevşeklik içinde şeflerine küfrederek önümden geçiyorlar. Kendilerinden geçiyorlar bunu yaparken, burada birleşiyorlar. Eve gitmeden çocuğu babaanneden alacak kadınlar, eve giderken karpuz almayı akıllarında tutan adamlar, bu ortaklığı kurlaşmaya çeviriyorlar hatta. Bu perşembe 'paydos'unun ve yeri gelse anasını bilmem ne yapacakları patronlarının durduğu bu kesişim kümesinden cinsel bir enerji doğuyor, akbillerini basarken kurlaşıyorlar. Öğle tatillerinde yarım bırakılan sığ cinsel göndermelerin devamı gibi de değil tam. Başka tür bir pornografi bu; şirket pornosu... Aynı yerden çıkmışlar, aynı kişiden nefret ediyorlar, akşam saatleri için teker teker sıkıcı ayrı hayatlar kurmuşlar, aynı vapura binecekler.
Karaköy'den kalkan son Kadıköy vapuru iskeleye yanaşırken, önceden demirlemiş birkaç vapurun içinden geçmek gerekir bazen. Şehir hatları çalışanlarının vapurları eve dönüştürdüğü saatlerdir bunlar. Radyonun sesi sonuna kadar açılmıştır, güverteyi yıkayanlar paçaları sıvamıştır, gün içinde hiç olmadığı kadar yüksek sesle, katiyen olamayacak şekilde küfürlü konuşulur. Başka bir yer, başka bir şey gibi gelir bir vapurun içi o vakitte. O adamlar orada yaşıyordur sanki, evlerinden daha fazla eve dönüştürmüşlerdir vapurları...
McDonalds'lar akşam bir saatte kapanır, asgari ücretle bütün günü kasa kuyruğundakileri 'büyük seçim'e ikna etmeye çalışan gençler içeriyi temizlemeye başlar. Bütün gün sanki sadece bu saati bekliyorlarmış gibidirler. Aynı son otobüse binecek bu çocuklar, intikam alır gibi müziğin sesini sonuna kadar açarlar. Sandalyeleri, masaların üzerine kapatırken bilerek vururlar, ayaklarıyla iterler. Önlerinden geçerken gözlerim takılır hep, müzikten seslerini duyamam, ama şeflerine küfrederler çok, günün gıcık müşterilerini birbirlerine anlatırlar -gibi gelir bana-. Gün içinde tahrip edilen zihinlerinin ve bedenlerinin intikamını, Ronald Amca'nın evini yıkarak almak isterler sanki. Modası geçmiş heavy metal şarkılarıyla, yakın zamanlarda bir de Sagopa Kajmer'le, Ceza'yla, hip hop'la yıkmak isterler 'ekmek kapılarını'.

Mesai bittiğinde de bitmiyor.

Pazartesi, Haziran 04, 2007

Passer -fazla- domesticus


Cumartesi öğle suları, muhtemelen yuvasından ilk kez havalandı ve pat diye yatak odasının balkon kapısının önüne düştü; o panikle de duvarla, gardırop arasına sığındı. O kadar korkmuştu ki, duvarın dibinden ayrılmadı saatlerce. Odanın tenha anını kollayıp aralık kapıdan gardırobun içine süzülmüş sonra. Oradan avuçlaması kolay tabii. Fakat dışarı bıraksak uçamaz ki... Bizim muhitin kedileri Serengeti kaplanları gibi. Cüsse babında değilse de, özgüven tavanda. Anında fındıklı lokum gibi yutarlar bunu.
Fakat evde kafes yok, kutu yok, bu Apti'nin biraz kendine gelene, kanat çırpmayı öğrenene kadar istirahat edebileceği bir konut yok. Bahçe duvarına eski bir ecza dolabı asmıştım; mavi bir şey. Zamanında içine tentürdiyot mu, bir şey dökülmüş, hâlâ o koku duruyor inceden. Onu boşaltıp içine koyduk; kapısı aralık... Fakat görüntü o kadar absürd ki! Üç katlı bir vitrin gibi, bu Apti camdan bakıyor sürekli. Yesin diye konulan ıslak ekmeği yemeyi akıl edemiyor, içsin diye konulan suya kendisini sokuyor. Tüyler diken diken, psikopat gibi görünüyor iyice. Arada slogan atar gibi ötüyor ecza dolabından. Dün bir ara çıkardık, belki uçar diye. Yok, zıplama dışında figür yelpazesi zayıf. Gerisin geri vitrine...
Bir arkadaş Nişantaşı'nda kaldırımda yürüyen bir martı görmüştü. Kuzu büyüklüğünde, koca gagalı bir martı, vitrin bakan Teşbeş kadınları gibi kırıta kırıta yürüyor. Özgüven tavanda... Bir kere de apartman boşluğuna düşmüştü biri. Yönetici gagasından tutmuştu, ben apartman kapısını açtım, birimizi ziyarete gelmiş de, 'e artık geç oldu' der gibi, alışveriş yapıp evine dönecek gibi yürüyerek çıktı, karşıdan karşıya geçti. Martılar da çok muhitte. Karınlarını tuta tuta, katıla katıla gülüyormuş gibi sesler sürekli tepemizde.
Günün vitrin düzenlemesi: Jethro Tull'dan 'Sparrow On The Schoolyard Wall' olur, Simon & Garfunkel'dan 'Sparrow' da... Dilimizde 'serçe'li şarkı aramaya kalkınca Sezen Aksu, Kayahan, Ebru Gündeş hattına giriliyor, derhal havalanıyorum.