Pazartesi, Ocak 08, 2007

Arka masadan "pastoral aksiyon"

"Kaç dakika olacağını şu an bilemem, ama kısa. ...Orman, gündüz; çok uzak olmasın, ama çevrede çay bahçesi, süs havuzu, kendin pişir, kendin ye'ci istemiyorum. ...Tamam, ama yakında yerleşim olmasın. Bir kere bir hayvanat bahçesinde çekim yapıyoruz, bir baktım yanda bir apartman, kadın camdan bizi seyrediyor. Tamam kadın şimdi kamera görmüş bakıyor da, bunlar gece nasıl uyuyor? Dışarıdan aslan kükremesi, su aygırı böğürmesi, lama tepişmesi duyulan bir apartman dairesi. Bayağı, Coşkun Apartmanı, numara 24 gibi. Neyse kafam dağıldı. Prodüksiyon amiri nerede? ...Bilemem. Piknik sahnesi olacak, gerçek yiyecek bir şeyler getirsin, sonra atıştırırız. Sucuk getirsin, sucuk... 19. yüzyılda sucuk var mıydı? Film o zaman geçecek. ...Öyle işte. Bir de balta. ...Adamın kıyafetleri hazır mı? ...İyi. ...Yok, filmde diyalog yok zaten! ...Yapılmamış bir şey: Pastoral aksiyon. ...İyi di mi? ...Google'a baktım, bir tane bile bir şey yok. ...Herhalde yani, baltayı bir kere gösterince mutlaka kullanacaksın filmde. ...Yok, kadın girişecek. Birden. ...Seyircinin her şeyi bilmesi şart değil, var tabii bir nedeni. Güzel tozutabilir mi bulduğun kız? ...İyi, bu gece biraz daha düşüneyim, yarın erkenden haberleşelim o zaman. ...Tamam."

Cuma, Ocak 05, 2007

Plazalarda kuş ölümleri


Güneş sisteminde muayyen bir dizilme, bulut ve gün ışığında zahir bir denkleşme neticesinde plazalar görünmez olur. Topraktan bitmiş dev bir aynaya, içindeki yığınların kafalarını çevirirlerse gördükleri yerden bakıldığında, kafalarını çevirirlerse gördükleri gökyüzü dilimini yansıtan bir dev aynasına dönüşürler. Plazaların güvenlik görevlileri bahçeden kuş ölüleri toplar bazen, uçarken plazalara çarparak ölen kuşlar... İçeridekiler pek bir şey duymaz.
Bazı arabaların aynalarında yazar: Aynada gördüğünüz cisimler, göründüklerinden daha yakındırlar. Ruh sisteminde muayyen denkleşmelere göre çek çekebildiğin yere... Arkada bıraktıkların mı, peşinden gelen mi, şu cümlenin başında yanında olup da, soru işaretine yakınlaştıkça beş metre geriye düşen mi? Yakın ne, uzak ne?
Otoyol kenarındaki bir plazadan yazılan bu satırlara Helldorado'dan "Killer On the Highway" denk düştü, ben bir şey yapmadım. Yukarıdaki fotoğrafı Dimitri Sokolenko 2003'te çekmiş, yazdıktan sonra karşıma çıktı; ayrıca korktum. Ayna ne?

Çarşamba, Ocak 03, 2007

Siz miyiz?


Bir düğün müydü, doğum günü müydü, nasıl bir toplaşmaydı tam hatırlamıyorum, ama farklı yerlerden insanların aynı vesileyle 'oraya' geldikleri bir akşamdı. Tanıdıklar, az tanıdıklar, hiç tanımadıklar... İlerde, dans pistinin öbür tarafındaki masada oturanlardan biriyle göz göze geldim, aynı anda "Aaa" diye ayağa kalktık; ilişkinin menşeini o an koordinatlayamadıysam da, bildiğim bir insan, yürüyorum, bir adım, bir adım daha, ama ben bu insanı tanımıyorum! Bir adım ve daha sonrakinde, karşımdaki gülen yüze de mütereddit bir dalga yayılıyor, bir adım daha atıyor, bu adam da beni tanımıyor! Fakat ikimiz de geri dönemiyoruz; birkaç adım daha, dans pistinin ortasında buluşuyoruz, tokalaşıyoruz, mecburen "sen" makamından: "Nasılsın?", "Normal... Sen?", "Fena değil işte", bir sessizlik, "Ben şu masadayım", "Ben de şurada", geri dönüyoruz.
Kuaförlerde bazı kadınlar daha kapıdan girerken "sen" oluyor, ama aynı adam çırağına "Metin Bey, buraya bir çay" diye bağırıyor. Samimi miyiz, değil miyiz?
Lastfm'de "komşu radyosunu" dinliyorum. Bu aygıt benim dinlediklerime benzer şeyler dinleyen 100 kişiyi komşum yapıyor. İstersem dünya üzerideki komşularımın o an dinlediklerinden derleme bir radyo kurabiliyorum kendime. Bazen öyle güzel şeyler arka arkaya geliyor ki, kim bilir Ekvator'dan biri odasında mı bunu dinliyor, Moskova'da saat kaç, kim güne başlarken bu şarkıyı seçti, inci gibi diziliyorlar. Kimdir mesela şu an Einstürzende Neubauten'dan "Silence is Sexy"i dinleyen, aralarda birlikte sessizliği dinlediğimiz? Size sen demek istiyorum.

Pazartesi, Ocak 01, 2007

Süzgeçin üstü


- Şişmanlığından kaldırımla bir araba lastiği arasına sıkışmış, siyah- beyaz bir kedi...
- "Bu akşam bir balo yok mu? Evde mi oturacaksın tek başına" diyen babam...
- "Şu bizim Civciv değil mi?", "Aa bak Kostarika da var" ve benzeri cümlelerle, oyucunlarının hepsinin şu an farklı mezarlıklarda yattığı bir Türk filmini izleyen iki enişte...
- Bir saatçi parmakları çapındaki anne zeytinyağlı sarmaları...
- Akşam saatleri birer parfüm bulutu olarak yanımdan geçen kadınlar...
- Anlaştığı yeni iş yerinden avans isterken gereksizce "Biraz durumum sıkışık da; kızıma bir Noel çamı bile alamadım", sonra da "en azından yılbaşı ağacı deseydim tüh" diyen arkadaşı hatırlayış...
- Funny Swiss Band'den "Wicked Game"...

Perşembe, Aralık 28, 2006

Foto Sel'den şipşak vesikalık


Geçen akşam eve girmeden önce, aidatı vermek için aynı zamanda ev sahibim olan üst kattaki apartman yöneticisine çıktım. Parayı uzatırken "Nasıl olmuş apartmanın ışıkları?" dedi, mükafattan emin bakışlarla. İki saniyelik sessizlik hızını düşürünce "Fotoselli artık. Düğmeye basmanıza gerek yok!"
Apartman kapısından girip de dördüncü kata kadar çıkarken ellerim iki yandaki ben aslında neredeydim? Sarı ampuller tepemde kırmızı halılar gibi açılıverirken, hiçbir şeyden şüphelenmemeyi nasıl becerdim?
şip: Düğmeye basmıyorum, ama evimin kapısını açarken dans etmem icap ediyor.
şak: Bir saatten sonra fotoselleşen iş yeri tuvaleti az önce üç saniyeliğine beni okumadı. Güzeldi.

Pazar, Aralık 24, 2006

Forget your ID or password?


On maddelik günün ilk işler listesine posta kutusuna bakmak da girer. Eskiden aile evinin ahşap posta kutusuna bakmak benim vazifemdi. Kilidi vardı, ama ne kadar çetrefilli bir mekanizma olduğunu anlayın, annemlerin gardrop anahtarı da uyardı. Bir iki haftalık evden uzaklaşmalarda, dönüşü heyecanlı kılan tek şey yolda düşünmeye başladığım posta kutusuydu. Lüzumlu lüzumsuz bir tomar şey çıkartmak, içinden bana gelenleri ayıklamak... Yazıştığım arkadaşlarım vardı, gelen bir iki dergi vardı, belki ailede posta potansiyeli en yüksek şahıstım. Altı yaşındayken en sevdiğim sevimsiz ayımı ve yastığımı alarak "Ben artık kendi evim olsun istiyorum, buradan sıkıldım" demiş biri olarak, kendi evim yolunda en çok kendi posta kutumu düşünerek heyecanlandım sanki. Filmlerde de görüyordum, eli kolu alışveriş paketleriyle dolu genç kadın, apartmana girdiğinde postadan bir tomar zarf alır, içeri girdiğinde kameranın ilk gösterdiği zarfların açılışıdır...
Kendi posta kutum olduğunda, posta işleri başka bir şeye dönüşmüştü. Hiç elimde bir tomar zarfla girip, kameraya çaktırmadan bir bakış atarak açmadım onları. Daha çok fatura, ekstre, bir de ilanlar... Nadir hale geldi beyaz oyal bir zarfı açışım, gerçek pul seyrek görüyorum. Sabahları kontrol ettiğim posta kutusunun başka bir anahtarı var; gardroba uyması imkânsız. Seviyorum yine de posta kutumu açmayı...
Bir de çöp postalar var. Kilo vermek isteyene, penis büyütmek isteyene, lise arkadaşlarını bulmak ya da on dakikada on milyon dolar kazanmak isteyene faydalılar belki. Bunları yollayanlar çöp ürettiklerinin o kadar farkında ki, sadece görmeyle silme arasındaki süreyi uzatabilmek için bazen başka tarihlerden atıyorlar maillerini. 2001 tarihli bir saç ektirme duyurusu, sayfalar öncesinde bir yere giriyor, onu bulurken uğraşmanızı ve hassstir diyerek bile olsa onlarla ilgilenmenizi istiyorlar. 1967 yılından gelen bir mail hatırlıyorum. 1967'de hiçbir tür posta kutum yoktu benim. Kaldı ki 2001'de atılmış görüneni, 2001'de okusam saç mı ektirecektim?
The Fall'dan "I Can Hear The Grass Grow" eşliğinde demek isterim ki, hayatta her şey bir zamanlama, bir de ritim sorunu. Yukarısıyla bağlamak zor gibiyse, bunu 2001'de yazmışım sayın. Okumayla unutma arasındaki zamanı uzatma gayreti bir nevi...

Perşembe, Aralık 21, 2006

Önce göz vardı


Doktora dedim ki "Hiç marazlı değildir gözlerim, tamam bir aparat kullanmadan bir karıştır netlik sınırım, ama severim onu da. Görmek için bir karış yaklaşmam gerekir." Dedim ki doktora "Bir şey oldu, ışık yetmeyince kıvranan auto focus gibi netlik ayarı yapamıyorum. Yapıyorum da zaman alıyor, yeni zamana yeni netlik gerekiyor."
Çenemi ve alnımı dayayıp renkli ışıklara baktım, uzakta bir ev vardı, bir makina gözlerime plup diye hava verdi. Ne kadar acayip aygıtlar üretirlerse üretsinler, harf okuma işi hâlâ sürüyor. Bir R'yi görmenin yüz hali var. İstediği R'yi okumam mı? Damla seansı sonra; iki posta...
Doktor dedi ki, "Burada her şey normal. Sorun gözünüzde değil. Ama başka yerde de değil."
Doktora dedim ki, "Ama benim bir odaklanma sorunum hakikaten var."
Doktor dedi ki, "Yok."
Damlattıkları ilaç yüzünden gözlerimin siyahı olmuş göz kadar, çıktım... "Bir süre yakını göremeyeceksiniz" demişti doktor. O bir süre aparatsız su altında geçti, geçiyor. Yaklaştığımda görebiliyordum, şimdi yakın da uzak.
Az önce haberlerde kışın güneş görmedikleri için karşılarındaki bir Alp yamacına ayna dikilen İtalyan köylülerini gördüm. Gece daha çok Morphine'le geçiyordu, şu ana "So Many Ways" focuslandı.
R'leri okusam n'olur, okumasam ne! Bizim de gördüğümüz bir şeyler var...

Salı, Aralık 19, 2006

Tazallümât

Eğer kafam gerçekten büyümüyorsa, gerçekten kafamın içindekileri duymuyorsam, küçük dil cenahında yirmi santimlik bir dikiş ipliği dans ettirilmiyorsa, şifayı kaptım demektir. Hangisinin gerçek olmasını tercih eder ki insan?
Aspirinli, parasetamol soslu bir uykuya dalmazdan evvel son sözlerim bunlardır:
- İş yeri yemekhanelerinde mantı yenmez; mideye oturuyor.
- Palinka güzel grupmuş. Şark şansonu; Fransızca Balkan havaları...(albüm kapaklarında turuncu vosvos minübüs var)
- Sonra okurum denen gazeteler bir daha okunmuyor.
- Üzerlerinize gittiğinizde tavşanlar zik zak çizerek kaçmaya çalışıyor; çok vakit kaybediyor.
- Daha önce hiç "tazallüm" diye bir kelime yazmamıştım; yazık olmuş.