Cuma, Temmuz 17, 2009

İnsanların çantaları

Tek tek düşününce, mesela bir eldivenin ele girişini, elin şekline göre imal edilmiş o nesneyi, bir çorabı, iki bacaktan geçmesi için delikleri olan bir külodu, bir tuhaf olmuyor mu insan... Bir ihtiyaç için, bir şekle uyacak biçimde yoktan var edilmiş hepsi. Çanta dediğiniz de hiç az buz değil.
Kadınlara mahsus sayılan moda zaviyesinden topa girmeyeceğim belli. Onlar aynı okuldan dağılmış öğrenciler gibi saçılıyorlar ortalığa her mevsim.

Belki hakiki deri bile olmayan, her kıyafete uysun diye, misal siyah çantalarını kavrayışları vardır yaşından büyük gösteren aslında 30 başlarında iki çocuklu ev kadınlarının. Onların annelerinden öğrenilmiş bir cüzdan tutuşları da vardır; zaten para çantası denir o modele, cüzdan değil. Kalınca bir tebrik zarfı gibidir, öndeki bozukluk çekmecesinden üç parmakla demir paralar ayıklanır. Çok sıkı tutar bu kadınlar çantalarını. İçinde çok paraları olduğundan mı? Azı çok lüzumlu olduğundan...

Çanta yerine ekseriyetle bir kenar mahalle kuyumcusunun eşantiyonu olan, üzeri yazılı bez poşetler kullanır yaşlı teyzeler. Arada yıkarlar onları; kuyumcunun telefon numarası, fax'ı silikleşir. Avuçları terlediğinden sapları incelir zamanla. Bu bez çantalardan, yıkanıp yıkanıp her evden çıkışta doldurulan, artık bir markası da kalmamış bu yüzden, plastik şaşal şişe başları görürüm. Bir sokak köşesinde durup iki yudum alırlar, sokakta suya vermemiş olmanın ferahlıyıla daha çok, özenle yerleştirirler geri.

İlkokul 1 çantamın kokusu burnumdadır. Okul çıkışlarında pembeli barbie yahut mavili süpermen çantalarını sırtlamış kadınlar olur okul çapındaki sokaklarda. Yanda çocuk, çantasızlığın ve de dersten azade olmanın verdiği hürriyet coşkusuyla seke seke yürür, apartman duvarlarına elini sürüyerek koşar. Sırtında barbie'li çantasıyla, sütyensiz göğüsleri beline yakın bir kadın bağırır: "Dibimden ayrılma!"

Devri geçti gibi görünürken, devri geçmemiş küçük işlerle meşgul, küçüğe mahkum bir muhasebecinin james bond çantası geçer yanımdan. Yere değen köşeleri eprimiştir; şifresini ilk aldığında 123 yapıp onu da unutunca, çoktan vazgeçmiştir. James bond çantalı adamlar gömleksizlerse eğer, önden üç düğmeli, ağırbaşlı renklerle çizgili, yakalı tişörtler giyerler. Çantanın yere değen köşeleri gibi, çizgilerin rengi solayazmıştır koltukaltlarından.

Laptop çantasına evrak koyan adamlar var bir de. Anlarsınız; dünyanın en incelmiş laptop'u o hafiflikte sallanmaz boşlukta. Trafik'e giden evraklar vardır, at yarışı ganyan ağırlığıdır, eşantiyon ajanda ağırlığıdır bu. Ajanda da geçen seneden kalma.

Cuma, Temmuz 03, 2009

Kestir-me

İş dağılma vaktinde Harbiye Askeri Müze'nin önü... Lokasyonun önemi, aradaki caddenin büyüklüğünü, iş çıkışı vakitlerinde ne kadar kalabalık olabileceğini işaret etmesinden, ekseri popülasyonun cibilliyetine dair kestirme bilgi vermesinden...
Alışveriş yorgunu kolları paketli kadınlar, parfüm dozları yanlarından geçerken burnumu sızlatan adamlar gözümde şeffaflaşmış yürürken, ileriden bir ses geldi. Bir bağırtı geliyor ama bir insandan mı, başka bir canlıdan mı ondan bile emin olamıyorum. Bilmediğimiz bir dil gibi yahut diller öncesi zamandan bir nida... Ses yükseldikçe, sahibi karşıdan beliriyor, yaklaşıyoruz. Marx sakallarının dudak çevresi sigaradan sepyalaşmış, üstü başı dökülen şarapçı bir amca... Amca diyorum ama belki abi diyesice yaşlarda... Aradan arabalar vızır vızır işlerken, el kol işaretleriyle birlikte karşı kaldırıma bir şeyler anlatmak istiyor. Anlayamadığım bir şey diyerek sesleniyor. Yanından kadınlar "Iyy pis deli" bakışlarını ondan tarafa döndürmeye bile tenezzül etmiyor, sadece onlara mahsus saydıkları atmosfere salıyorlar, ileride ölü bir noktaya atıyorlar bakışlarını, bir benzerlerinin hemen oradan alıp onaylayacağı boşluğa... Şarabın en iyisinden anlayanlar onlar.
Amca gülümsüyor sonra, gayesine ulaşmış, eliyle bir "Naber" yapıyor. Peş peşe denk gelen iki cip geçtiğinde yine gülümseyerek o "Naber"i alan diğer amcayı görüyorum; yine Marx sakallı bir şarapçı... Boşuna yıllar sonra kardeşini bulmuş gibi mesut değil, karşı kaldırımdaki adamla kardeş kadar benziyorlar.
Kardeşiyle aynı dili konuşuyorlar. Bir inilti gibi, bir böğürtü gibi karşıdan cevap geliyor araba vızıltılarının ortasından. Biri aşağı, biri yukarı doğru yürümekte. Kesiştikleri noktada birbirlerini buluyor, buldukları noktadan yırtık ayakkabılarının topuklarını daha da eriterek yollarına devam ediyorlar. Benim kaldırımda olanının gittikçe yaklaşan yüzünde, güzel bir şey sonrası insanın hemen silemediği gülmeli bir ifade kalakalmış, daha beş saniye falan da durur.
Ben aşağı yürüyorum, o yukarı. Kesiştiğimiz noktadan yollarımıza devam ediyoruz.
Bütün bunlar en fazla 35 saniyede oluyor.
Yolum kısalmış gibi geliyor.

Cumartesi, Haziran 20, 2009

Bayatımsı

Dün gazete sorduğum bakkal ailesinden anne "Gazete yarın gelir, en geç öbürsü gün" dedi. Bugün de pil alırken "Bayat değil, di mi?" diye sordum, daha çok bir kanarya cinsinden gelmişe benzeyen kızı şakıyarak "Yok, bu sene geldi" dedi. Sustum.
Buralarda böyle bir ritm var. Döndüğümde Beşiktaş'ı böyle bulacaksam gelirim. Kazan'da hesaplar benden o zaman...

Cumartesi, Haziran 06, 2009

Kesişim teorisi

Sözlük anlamıyla işler çıkıyor, güçlükler oluyor sonra... Canım çekmiyor, bizatihi onu çekmiyor yahut hiçbir şey yapasım gelmiyor, vakit çok geniş gibi geliyor, inandırıcı ertelemelere çok çabuk teşne olabiliyorum. Velhasıl çok istediğim bir filmi son haftasında sekiz kişiyle birlikte izleyebiliyorum. İşte ben bu kısmını çok merak ediyorum. Benim dışımdaki o yedi kişinin başına neler geliyor, teker teker onları o filme tam da o gün gitmeye sevk eden ne?
Kendimize tatil olsun diye bir güzellik paket düşünüyoruz, bir yerlere gidiyoruz mesela. Ona buna soruyoruz, bildiklerimizi gözden geçiriyoruz, gerekirse google'lıyoruz, yazın bir vakti, memleketin bir köşesinde bir grup insanla kesişiyoruz. Kaç kişiyse onlar, o kadar merak ediyorum ki onları oraya sürükleyen aşamaları bir bir...
Biz nasıl kesişiyoruz?
Ecnebi bir memlekette kaybolmak hakikatte kabusum değildir; bile isteye kaybolup haritada koordinat bulmaya gayretten hoşlanırım bilakis. İkidir rüyamda bilmediğim ülkelerde kayboluyorum. Elimdeki harita gördüklerimle tutmuyor, trende duraklar eşleşmiyor, nerede ineceğimi bilmiyorum, akşamlar oluyor, havalar kararıyor, neresi olduğunu bilmediğimi bir yere geç kalıyorum.
Kaldı ki, orada bile birileri var etrafta. İşte onu da merak ediyorum. Biz nasıl kesişiyoruz?

Pazar, Mayıs 24, 2009

Self vakanüvism

Burada daha evvel yazdığım bir yazıyı ararken, bu meşguliyet lüzumlu işten kaçmaya da fırsat verdiğinden, iki sene evvel yazdıklarımdan arka arkaya okudum bir miktar... Bazı günlerin hasadı birden kriptik bir mesajı çözermişim gibi o günü döktü önüme. Bazı yazdıklarımı külliyen unutmuşum; buraya ekseriyetle kendimi kayıt cihazı gibi kullandığım durumları döküyorum, yani hakikatte yazdığımı değil, gördüğümü, duyduğumu unutmuşum. Gitmişler. Acayip etti.
Bir yandan kendi kendimin vakanüvisliğini yaptığı için bu kayıtlara müteşekkir kaldım, bir yandan kendimden korktum. Bahsettiğim iki sene, üç sene öncesi... Üzerine düşünecek, klavye kıpırdatacak hale geldiysem mühimsemişim tek tek onları, sonra nereye gitmişler... Peki hiç yazmadıklarım? Eriyip kanıma karışıyorlar mı? Bir umut...

Bu saatte yemek kokusu geliyor dışarıdan, patatesli yumurta mı yapmış biri? Müziğin sesinden çapraz apartmandaki ellerini silkeleyen adamı duymuyorum bu gece. Sokağın bir ucundan biri "Siyah" diye bağırdı az önce, yakındaki bir apartmandan, belki balkonda sigara içen bir adam, karısı içeride "Var mısın Yok musun" seyrediyor, çocukları çoktan yatmış, yarın okul var, masanın üzerinde tuzlu erik çekirdekli bir kase, "Beyaz" diye bağırdı. Sık sık balkondan bağırmayan birinin sesiydi.

Okuyup da, üzerine bir de çok sevip de unuttuğum kitaplar eski bir arkadaşı sokakta görüp de tanımamışım gibi utandırıyor beni. Bu anı hatırlamamın bir faydası olacak. Kriptik... Aramızda... Pardon...

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

Paramparça köpekler, kediler

Bizim duymadığımız bir frekanstan sinyal alır gibi, ortalıkta hiçbir tehdit, kıpırdayan yaprak yokken, bir kedi gerilmesi vardır. O emindir, sokağın köşesinde yok yere bir kasılır, sanki bir pist diyecek, sanki biri üzerine bir köpek salacak, sanki biri canına kast edecek... Hiçbir şey olmadığını test edince, tek başına yürürken ayağı takılan insanların birden onu izliyor varsaydığı dış dünyaya yaptığı gülmeli, "Hay Allah"lı konuşmaları andıran bir kedi genişliğiyle etrafına bakınıp yoluna devam eder.

Tasmanın kendisi bir iş kabul edildiğinden belki camialarında, sokak köpeklerinin 12'de bir toplantıya yetişmem lazım ciddi koşturması, şu an çok meşgulüm bakışı hiçbir sahipli köpekte bulunmaz. Azametli cüsseleri, kapışsalar iki kat geniş çeneleri vardır ama tasmalıları bilmedikleri bir minderde kündeye getirmek isterler sanki. Onların işleri vardır, tasma boyundan uzaklarda onları bekleyen bir şey vardır. Gıdı mıncıklamasına, pati tokalaşmasına lüzum da, durum da yoktur. Çocuk yuvasında yetim gibi, özel üniversitede burslu gibi, fabrikatör kızı Hülya Avşar'ın partisinde yoksul Orhan Gencebay gibidirler.

Bazı mahallelerin kedileri kuru mamaları ağaç dibinde biten yabani ot sanırlar. Başka mahallelerde çöp tenekesi tırnaklayanları anlamazlar. Bu hayatı kendilerinin seçtiğini, kasap önü yaltaklanmalarının kediliklerinde bir eksikliğe tekabül ettiğini düşünürler. Onların da sokak başı paranoyaları vardır birden kasılmalı. Kedi bilinçaltlarında ağaç diplerinde bir gün kuru mama bulamamaktan korkarlar, yabani ot olmadığını bilirler de bilmezden gelirler.

Bir kilometre ötede havlayan bir sokak köpeğini karşılıksız bırakmaz bir sokak köpeği. Halden anlıyorum, seni biliyorum, buralardayım, der boşluğa canhıraş saldığı bağırtılarıyla. O sırada yanlarından geçenlere "Ben de yalnız değilim" sinyalidir bu. Onların da bir yerlerde sevenleri vardır.

Bana öyle geliyor olamaz.

Pazartesi, Nisan 20, 2009

Toplu gösterim

Film Festivali için deliren modelden değilim. Önceden listelemeler, bilet kestirmeler... Tutturamıyorum, daralıyorum. Bu sene türlü sebeplerden karanlık iyi geldi, takvim tutturduklarımdan bir tortu da kaldı elde. Sırayla gideyim.
'Sorgulanmış Yaşam'da bu zamanların felsefecisi, düşünürü altı, yedi ismi salmışlar ortalığa. Belgeselcinin sorular çoğunlukla kofti ama faideli uçlar var. Cornel West'in blues üzerine tespitlerini tekrar aramak lazım netten. Zizek çöplükte, ekolojinin kitlelerin yeni afyonu olduğunu söylüyor. Önümde bir basketçi oturuyor, salon dolu.
'50 Ölü Adam'a IRA filmi diye gittim, çift taraflı çalışan Martin McGartland hâlâ bir yerlerde saklanıyor, izlediyse "Yuh" demiş olabilir. Zaten adamın hayat acayip, düz anlatsana, anti-IRA operasyonuna dönmüş. Mİllet "Ay çok şahane filmmiş" diye konuşuyordu arka kapıdan çıkarken. Hisli aksiyon, vatansever ajan çok sever Türk.

Uygun olduğum saattekilerin hepsi riskti, belgeseldir, Lima'ya bakarım diye "Unutmak"a gittim. İçindeki 'İnce İş' kokusundan mı, vay be doğru seçim dedim kendime. Kendisi de Perulu Heddy Honigmann, Lima'daki Başkanlık Sarayı'nın etrafındaki esnafla konuşuyor: Barmen, kafeci, kurbağacı, derici, dilenci, başkan kuşakçısı... Diktatörlükler dizisi ve memlekette siyasetin sefaleti bu insanların tanıklıklarıyla kendiliğinden inci gibi dökülüyor. Sondaki soru-cevap kısmı ekseriyetle içimdeki hümanizmadan götürür. Yine öyle oldu. Adamın teki "Neden daha tipik Perulu birilerini seçmediniz, bunlar çok sıradan insanlar değil mi?" diye sordu. Hakikaten sordu bunu ya. Zavallı çevirmen ter dökerken gerçekten koşarak çıktım.

Bunuel'den "Çölün Simon'u". İyidir. Fakat olur olmaz yerde, bilhassa da kimse gülmezken sadece onun anlayabileceği gizli bir komiklik keşfetmiş gibi kahkaha patlatan model beni bitiriyor. Bunuel de bunlara gülerdi.
Genç bir Alman kardeş "Uzaklık" diye bir film yapmış, güzel sahneler de var. Soru cevap faslında "Bu nedensiz şiddet edebiyatı/ sineması nereye kadar gidecek?" diye sormak isterdim. "Amaaan boşver dedim" çıktım. Ortalık çok kalabalıktı, nedensiz şiddete mahal vermemek için eve kaçtım.
Egoyan'ın "Tapınma'sı fazla mühendislik geldi bana. Yani o da eski karısı çıkmasın be kardeşim... Açıkhavada göle karşı bir kadının keman çaldığı filmlerden kıllanmak gerekir derdi dedem. Demezdi de, işte...

Diyarbakır Cezaevi tanıklıkları için "5 Nolu Cezaevi"ne işten koşarak gittim. İçime taş oturdu, elim ayağı boşaldı. Üzerine ne yapsam bilemedim, biriyle konuşmak istemiyorum, evde yalnız durmak istemiyorum. Yarım saat sonra Ozon'un "Ricky"sine girdim panzehir niyetine. Bebeğin kanatları çıkıyordu, uçup gidiyordu. Üst üste binince allak bullak oldum, gece acayip rüyalar gördüm.

"8. Harikalar Diyarı" net üzerinden bir anarşizm ütopyası. Sanal ülke, başka bir tür terörizm. Bazı şeyler çok kör gözün parmağına olmasaydı... Bir de yanımdaki ışıklarını fulleyip sürekli cep telefonuna bakmasaydı...
"Günışığı Temizleme Şirketi" kısaca kız filmi... Hisli, sevimli, az komik; baygın... Kapanışı Baider Meinhoffla yapacaktım ama pazar günü karanlık içim kaldırmadı.
Bunları kendim unutmayayım diye de yazdım. Pardon...

Pazar, Nisan 12, 2009

Dolmuş ve dolamamış

Ayaz biraz ısırıyor ama güneş değdiği yere gerçekten değiyor, bir yere yetişmem gerekmiyor, keyfim için çıkmışım evden, her şey normal, her şey normal üstü iyi hatta. Ortalığın fazla kalabalığı bile o kadar koymuyor. Dolmuş kuyruğu uzun; olsun... 12 dakika falan beklemişimdir, belki daha kısa, belki daha uzun; dalmışım.
Önümde bir çift ve iki kişi daha var, ilk gelen boş sarıya doğru yöneliyoruz. Apansızın sağdan bir grup insan beliriyor, biri derken ikisi binmeye kalkışıyor. Kalabalıklar, birine ben, diğerine arkamdaki adam yapışıyoruz "Hop sıra var" diyerek. Tınmıyorlar, bir kişi daha eklenip üç kız arkaya kuruluyorlar. O kadar rahatlar ki, binemeyen arkadaşlarına el sallıyorlar arka camdan, gülüşüyorlar. Arkamdaki adam kalıyor kuyrukta, ben ön koltuğa oturuyorum, dolmuş hareket ediyor. Çatlamamak için dönüp kızlara ters ters bakıyorum, gülüyorlar, "Çok komiksiniz di mi?" diyorum. Benden başka biri bir şey demiyor. Sinirle dönüyorum önüme, ama koltuğumda oturamıyorum. Şoföre, içerdekilere "Bir şekil binmiş olabilirler, ama bizim bunları indirmemiz lazım. Üçünün parasını ben vereceğim, dolmuş, otobüs bulamayacakları bir yerde, mesela tünel inşaatının orada, stadın köşesinde indirelim" demek istiyorum. Mideme ağrı giriyor, arkama dönüp içeridekilere seslenmek istiyorum "Bizim bunlara bir şey yapmamız lazım". Diyemiyorum, ağzımdan çıkamıyor, yapamıyorum. Sonra varıyoruz.
İndikten sonra yürürken dönüp dönüp arkama bakıyorum, kendimi yiyorum "Bizim bunlara bir şey yapmamız lazımdı" diye. Dışarıdan nasıl görünüyorum bilmiyorum, çantamı bir acayip sıkmış olabilirim, omuzlarımdan birini kaldırmış olabilirim, tek yumruğumu sıkmış olabilirim, dudaklarımı yiyor olabilirim -bunlar olan şeyler... Artık diyecek güçteyim, artık yapacak güçteyim ama inmişiz. Hepimiz dağılmışız.
Ben niye sustum? Beni tutan neydi, çok anlamak istiyorum bunu. Beni tutan bir şey varken, o üç insanı tutmayan şey ne? Onlar bu kadar rahatken, ben ve içerideki durumun farkında olan hepimiz neden rahatsızız? Bundan sonra kuyruğa girmenin, bundan sonra tanımadığım başka biri için durmanın/ konuşmanın/ konuşmamanın/ başkası için bir şey yapmanın manası kalır mı ben o üçüyle aynı dolmuşa binip de, onların yerine haklı üç insanı geride bıraktığımda...
İnince mide doktorunun yeni yazdığı yeşil reçeteli ilaç için eczane eczane dolanıyorum. Başta anlamıyorum vaziyeti; bu ters suratları, süzen bakışları, geçiştirici jestleri... "Bizde bundan olmaz hanfendi"ler, "Biz yeşil reçete vermiyoruzlar", "Başka yere sorun"lar, "Bu ilacı buralardan bulamazsınız"lar...
Ama ben bu midemdekini buralardan buldum.

Pazartesi, Nisan 06, 2009

Guddeler merkezi

Masanın hemen yanında "İnsan vücudü bir fabrikaya benzer!" yazılı bir illüstrasyon asılı. 1957'den beri var olan Tokgöz Eczanesi'nin sahipleri, vitrinde duran orijinali sorup eden çok çıkınca, renkli fotokopiyle çoğaltıp, kendilerinin kırtasiyeye verdiği paraya dileyene veriyor. Kahn'ın "Beşerin Hayatı" adlı eserindenmiş, hakikisi Stuttgart'taki Frankh Kitaphanesi'ndeymiş.
İnsan vücudü gerçekten bir fabrika burada. Beyinde akıl, muhakeme ve irade gibi masa başı toplantılarında küçük adamların çalıştığı merkezlerin yanı sıra, adeleler merkezi ve benim en sevdiğim "guddeler merkezi" bulunuyor. Her bir organı işaret eden göstergeler mevcut bu odacıkta. Ben sadece "gudde" demeyi seviyorum.
Woody Allen'ın belki de "Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey"de bir parçayı buradan çalmış olabileceği gibi, her organik fonksiyon içerideki kaldıraçlar, çarklar, irili ufaklı borular, vanalar ve bütün bunları işler kılan küçük küçük adamlar sayesinde vuku bulabiliyor. Can Barslan'ın küdamlarını hiçbir ithamda bulunmadan anarım; kaç senedir hiç aklıma gelmemiş, iyi oldu hatırlamak...
Bahsettiğim illüstrasyonda solunum çarkı da resmedilmiş: Müvellidülhumuza sonra hamızı karbon, müvellidülhumuza sonra hamızı karbon, müvellidülhumuza sonra hamızı karbon... Ben bunları da demeyi seviyorum.
Dün gerçekten 15 saniye arayla bir doğum, bir ölüm haberi aldım. Çocukluk fantazması değil, bir robot olmayı istediğim çok oldu. Fabrikaların başına da neler geliyor.

Cumartesi, Mart 28, 2009

Otel odaları

Az önce kalktığım bir masada çalmaklardan, çalıntılardan bahis açıldıydı, şimdi bu kültablasını görünce o odayı hatırladım. İçinde otelin adı yazıyor; çalmaktan en zevk aldığım şey. Küçük bir ganimet ama kırılırsa üzülürüm; gerçekten.
Geçenlerde, kaldığım otel odalarının ne kadarını hatırlayabilirim diye bahse girdim kendimle. Ne kadarının önemi var?
Bu kültablasının geldiği otel mesela. Ayıptır söylemesi, Portofino, begonvillerin arasından deniz görünüyordu odadan; tavanlar üç tane benden... Tam balkon kapısı uyanınca. İyi gelmişti bana.
Başka türlü iyi gelenler var. Otel odasında bir halt yok, Trabzon'un bir ana caddesi. O zamanlar mp3 yok, gıpgıcır bir discman, onun da yeni zamanları. Portishead'in yeni albümünü bir gece orada ilk kez dinlediğimi hatırlıyorum. Yolda bir yerlerde dinlediysem de, benim için ilk. Trabzon'da Portishead... 97 mi?
Gümüşlük'te bir pansiyon odası hatırlıyorum. Nisan sonu ya da Mayıs başı, kimse yok. Pansiyoncunun kızı benim için üst kata çıkıp da aylar sonra yataklara çarşaf takmış. Zaten uzaylı gibiyim onların gzöünde, tek başıma bir ben. Gece bir ara uyandım; bir kadın çığlığı duydum. Uykunun sersemliğinde çığlığın kendi içinde bir ritmi olduğunu ikinci gece fark ettim. Az aşağıdaki başka bir pansiyonun teneke tabelası rüzgarda inliyormuş meğer. O odada üç gece, baş ucumda kocaman bir mutfak bıçağıyla uyudum. Gündüzleri papatya topluyorum, akşam tek başıma rakı, kalamar falan, nasıl mutlu ve hafif... Sonra çok normalmiş gibi bıcağımı başucuma koyup uyuyorum. Huzurluydum; gerçekten.
Cunda'da bir pansiyon hatırlıyorum, tahta kuruları yatağı yiyordu bütün gece. Ayvalık'ta başka bir pansiyonda nasıl ateşlenmiştim, yastığın güllerini hatırlıyorum. Adana'da bir otel; yastıkla yorgan o kadar şahaneydi ki, uyanmak istemedim sabah.
Köln'de Katolik Kilisesi Yardımlaşma Vakfı gibi bir şeye ait bir otel; duvarda ahşap bir İsa-çarmıh yorumu. Yan odalara dağılmış ekipten biri "Odada şey yapılırken İsa münasip mi?" gibi bir şey sormuştu. Hamburg'taki balkonlu odama giren bir çınarın dalı mıydı? İzmir'de fırtınalı bir gece; yatak örtüsünü kapının arkasına koymuştum cereyan yapmasın diye. Pisa'daki gravürlü tavan, Prag'da kaldığım Sirkeci'de bir iş hanı estetiğindeki oda, Lisbon'daki içerisinin iğrenç, penceresinin dünyanın en şahanesi olduğu çatı odası...
Hatırlamaya çalışıyorum gerisini.
Bir otel odasına girdiğimde, ilk önce camdan dışarı bakarım.