Pazar, Kasım 25, 2007

Adınız ve en zayıf yönünüz


Çok zaman geçmiş. Yazayım diye aklıma düşenler çok mu mühim görünmedi gözüme? Buna he demek, daha önce yazılanları mühimsemek olur, ona da gelemem.
Belki muayyen bir dönem, şöyle ki... Hayatımda bir kere galiba CV'li bir iş görüşmesi yaptım, yeni kurulan bir yayıneviydi. Bir insan kaynakçısı ile yayınevinin fikrî başı olacak kişi beni toplantı odasına almışlardı. Bir yerde insan kaynakçısı 'Sakın yanlış anlamayın lütfen, bunu sormak zorundayım' diyerek annemin babamın neyle iştigal ettiğini sormuştu. Sorunun luzumluluğunu tartmaktan önce, adamın bu kadar eğilip bükülmesine mana verememiştim. Sonra level atladım, yuppie büyük patronla görüştürüldüm. Duvarlarında çağdeş Türk ressamlarından orijinal eserler ve masasında economist dergisi bulunan şahıs bana son çalıştığım derginin kaç gram kağıda basıldığını sormuştu, bir yazı işleri müdürü olarak bilmem gerekirmiş. Türk medyasının yapısını hatırlatma ihtiyacı hissettim kendisine, kaç grup olduğunu, yazı kısmından mesul olanların gramajla falan ilgilenmediklerini, onunla ilgilenen başka birimler olduğunu, bir fikrim olsa da 'ya üç gram eksiğine bassak' diye bir öneri götüremeyeceğimi... Neticede o işe alınmadım, ama zaten yayınevi de senesini dolduramadı.
Diyeceğim o ki hiç Avrupalı bir CV'im yok. Çalıştığım bütün işleri alt alta yazsam, yandan kaynakları, onu bunu, ortaya (daha afili deyişleri vardır bunun insan kaynakçısı dilinde) maymun iştahlı, bir yerde sebat edemeyen bir tip çıkıyor. En uzun çalıştığım yer bir buçuk sene(ydi). Bütün bunda çalıştığım yerlerin kapanması gibi etkenler varsa da, istifa müessesesinden de ziyadesiyle istifade etmiş bir kişiyim. Sebepleri muhteliftir; ferahlık kırıtısını tebdil-i mekânda arama temayülümü inkar edemem. Muayyen dönem dediğim de o, son çalıştığım yerde bir buçuk seneyi geçtim, kurtlanıyorum.
Fakat bu kez içimi daraltan sistem içi çözüm arayışlarından yılmış olmam bir miktar. Seinfeld'in bir bölümünde George Costanza'nın daha önce yaptığı her şeyin tersini yapmak üzerine kurulu bir felsefe icadı vardı. Her zaman yediği sandviçin de tersini yiyor, dişilere de daha öncekinin tersi gibi davranıyor, iş görüşmesinde de hakeza. Nihayetinde hayatta saadeti böyle yakalıyor, tersi olarak.
Şu sıra iş görüşmesi yapmaktan bitap düşmüş bir arkadaş, en dandik yerde bile aynı şeyin sorulduğunu söylüyor: 'En zayıf yönünüz'. Oturuyorsun, tokalaşmandan, kıyafetinden mana okuyorlar, sonra pardon en zayıf yönünüz? Ne dersin ki! Dürüst olayım, iki dakika düşüneyim desen bile, nasıl bir cevabı olabilir bu sorunun? Ayrıca sana ne? Büyük holdinglerden, en küçük işletmeye kadar eleman alımında moda olan bu sorunun bir de moda cevabı varmış: Çok mükemmeliyetçiyim! Bu anahtar cümle. Haa, bak ne hoş, kılı kırk yarıyor, ama hepsi işin daha iyi olması için... Bu yalan senaryo her gün yüzlerce iş yerinde tekrar ve tekrar ve tekrar canlandırılıyor.
Seinfeld'in bütün bölümlerinin senaryolarını buradan okumak mümkün, iyi geliyor. Onun dışında kurtlanıyorum, lakin ufff bilmiyorum. En zayıf yönüm bu...

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Fame discovery channel

Bir hayat hakları olduğunu savunduğundan sivrisinek bile öldürmediği afişe halde gezen, türlü nedenlerden daha da garip kişilik Orhan Kural'ı o beş geyik için ağlarken gördüm akşam haberlerinde.
Pazar günleri dişe dokunur pek bir halt olmaz hayatta. Kaza yahut tabii afet olsa, ki onlar da zaten gazetelerin manşetleri, ana haber bültenlerinin siftahıdır, gazetenin içini, yayının gerisini doldurmaya ajansların geçtiği hayvanat haberleri kalır. Ayrı cinslerin dostluğu haberi mesela. Kediyle köpek artık show tv için bile banal, ama ördekle kedi, penguenle köpek, ayıyla kaplan, kombinasyonlar değişir. Bir de iyice çaresizlik haberleri var ki, sevimli bir hayvan yavrusunun -tür hiç mühim değil- fotoğrafı çekilir, altına pazar günü çalışmak mecburiyetindeki muhabirin ajans dili edebiyatından devşirdiği metin çalışması girer. Yazın 'Kamplumbağa sıcaktan bunalıp su içti', geçenlerde de 'Bir kutup ayısı sırt üstü yattı' haberi görmüşlüğüm var. Hakikaten Anadolu Ajansı'nın haberi buydu...

Bunlar günü kurtarmaya yarayan anonim hayvanat; bir de celebrity'leri var bu işin, bir isim verilip, Binbir Gece kıvamında hikâyeleri uzatılan... Bu zavallı beş geyik, bulundukları kargo şirketinin deposunda nüfusa Ceren, Maskara, Makara, Yavrucuk ve Zıpzıp olarak kaydolduktan sonra bir ayın meselesi haline geldiler. Tamam en azından onların bir dramı var, daracık yerde kapalı, marulla beslenerek 65 kilodan 40'ar kiloya düşmüş bebeler. Kilo alsalar, Atatürk Orman Çiftliği'nde kuş sütüyle beslenseler dahi, yaşadıkları travma ne olacak?
Canlının sürüneninden hazzetmesem de Piton Pakize'yi sevmiştim, markalaşmaya müsait ismiyle bir psikolojik gerilim yıldızıydı. Allah dediği iddia edilen Golyad aslanı bence hinoğluhinin tekiydi, karşısındakinin elindeki malzemeyi görünce nabza göre şerbet verdi tek atımda. Bir ara adına dizi çekilen maymun Çarli şimdi nerede?
Sivas'ta bir Murat 124'ün arka penceresinde fotoğraflanıp da dünyada Tarkan'dan daha ünlü olan Dana Ferhat, seni sucuk yapanlar utansın! Zamanın iç işleri bakanını selamlayan, meşhur olduktan sonra da musluk suyu içmeyi bırakıp pet şişeye geçen Pelikan Osman; 90'ların başında bir yıl boyunca maceralarını izlediğimiz beyaz balina Aydın, şimdi nerelerde? İzmir'in saat kulesi kadar ünlü fili Pak Bahadur'un yeri nasıl doldurulacak?
Celebrity dediysek de, bir marka haline gelen Knut ayısı olmak o kadar da kolay değil. Çok güzel hayvanlarımız var, hedefimiz dünyaya açılmak, lakin tabiat vahşi...

Salı, Kasım 06, 2007

Yakamozsal yokluk, damsal düşme


Gazetelerin 'yaşam' adı verilen sayfalarında küçük bir haber olarak görmüş olabilirsiniz, Berlin'de konuşlanmış Dış İlişkiler Enstitüsü 'dünyanın en güzel sözcüğü'nü bulmak gibi ucu açık diller sülalesinde gayet zorlu, bir yandan da gayret olarak kıskandırıcı bir seçim işlemine girişmişler. Ve nihayetinde kazanan kelime orijinalliği, anlamı ve kültürel ehemmiyeti bakımından 'yakamoz' olmuş. İkinci, Çince'de horlamak manasına gelen 'hu lu'; üçüncü de Afrika'da Luganda dilinde 'düzensiz'in karşılığına denk gelen 'volongoto'...
Şaşırtıcı bir biçimde, bundan dört beş yıl evvel, İstanbul'a ilk kez gelen bir Alman arkadaşımla, hayatımın ilk hamam seferini yaptıktan sonra, Galata Köprüsu'nün altında bira içerken (fıçı siyah efes vardı, çok şaşırtıcı), laf tercüme sorunsalına gelmişti. Karşımızda duran İstanbul kartpostalından ilk yakaladığım detay olarak, elimle yakamozu işaret edip, 'buna siz ne dersiniz?' diye sormuştum, 'bir şey demeyiz' diye kalakalmıştı. Bir şey dememek bir yana, hayatında da ilk kez farkediyordu gösterdiğim tabiat olayını. Çok şahane bir kelime olduğuna karar vermişti Stefi, küçük defterine yazdı.
Benim o bol siyahlı turistik muhabbetim nasıl bahsettiğim yarışmanın bir yerinden sağlaması gibi duruyorsa hayatımda, bu yazıya görsel malzeme ararken çektiğim sıkıntı da dilimizdeki yakamozsal çelişkinin sağlaması oldu. Başka bir dilde aramak zor, yerli aramalarda da yakamoz fotoğrafı yok, hepsi ayın suya düşmüş ışıklı gölgesi diyelim...
(Biliyoruz ya iç sesinizi göze alarak devam ediyorum) Yakamoz dediğimiz hadise 'macun gibi, yapışkan, şeffaf ve kırılgan yaratıklar' olarak tanımlanan planktonların ışıması. Wikipedia'da çok hoşuma giden bir tarif var, plantkonlar bir türden ziyade bir yaşam biçimidir diyor, basbayağı 'lifestyle'ı kullanarak. Klasifikasyona, tariflemeye zor geliyorlar ama çok mühim yaratıklar. Bir sürü balık bunlarla beslendiği gibi, geceleri karbon emen bitkileri yemeye suyun yüzeyine çıkarak (yakamoz times) bir denge sağlıyorlar. Lakin küresel ısınmadan en önce etkilendikleri gibi, yoklukları küresel ısınmayı üç beş kat daha arttırıyor. Yakamoz görmediğimiz an, bittiğimizin manzarasıdır, karşısında ne içsek beyhude...
Bugünkü gazetelerde gözüme çarpmadı, ama dün akşam Tayyip Erdoğan'ın Bush'la münasebeti sonrası yaptığı basın toplantısının bir bölümüne naklen şahit oldum. O an İngilizce'ye çeviren simultane tercüma acıdım ve hakikaten ne yaptığını merak ettim Çünkü mesela 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesi bir gün onları da vuracaktır' diyor T.E., iki cümle sonra yine 'yılan' öznesiyle devam ediyor. Beş cümle sonra 'Biz damdan düşenler olarak konuşuyoruz' diyor. Tamam lokal bir 'icraatın içinden' olsa meramını anlamayacak yok, ama simultaneci yılanı, damdan düşmeyi nasıl anlatsın bir çırpıda! Bire bir çeviriyorsa pek pek pek fena...
Yukarıdaki resim bir kısmının mikroskobik vesikalığı.

Perşembe, Kasım 01, 2007

Gizli müşteri çıkabilir


Hayatımda iki kez kartvizitim oldu; ikisi de iradem dışında... Tokalaşma sonrası el çabukluğu marifetle bir kartvizit takdim edenlerden, çoklu münasebetlerde vapur dilencileri gibi sualsiz ellere kart tutuşturanlardan olamadım. Çantamda bir numunesi mevcutken bile lüzumlu hallerde arzu edilen çevikliği gösteremedim. Vardır psikanalitik bir tefsiri, geriliyorum.
Olaya şahsi reaksiyonum dışında, hayatta bir kartvizitimin olması iş bakımından da pek uğurlu gelmedi bana. O iki seferin ilkinde, iki deste kart elime ulaştıktan bir ay sonra çalıştığım iş yeri 2001 krizinin leşleriden oldu, kapandı. İkincisinde de, abartmıyorum yine tam bir ay sonra çalıştığım dergi kapandı.
İş yeri kendisi yaptırıyorsa üzerine yazılacaklar zaten belli, size soran da yok. Ama mesela reklamcı bir arkadaşın arka yüzü İngilizce olan kartvizitinde 'copywriter'ı görmekten ilham alarak ismimin altında 'screen saver' yazsın çok istemiştim, isterim. Mühendis, doktor falan olunca öyle bir sakillik hissedilmiyor, ama nerede okumuştum, 'yazar, 'şair' diye kart bastıranlar varmış. Şekil şemal de tam at koşturmalık kreatif bir alan. Zaten 'fantezi kartvizit', 'VIP kartvizit' diye çeşitler türemiş. İsteyene zemine bir fotoğraf basılabiliyor. Facebook profili gibi... Hatta aforizmalar eklenebiliyor. Konuyla ilgili bir internet gezintisinde, Caddebostan sahilinde kayalıklarda çekilmiş bir fotoğraf zemini üzerine kişisel bilgilerini bastıran bir adam gördüm; en alta 'Gülmeyi öğrenmeden sevilmeyi bekleme' gibi bir slogan eklemiş. Ne hoş... Merhaba, ben -atıyorum- Aydın Keres, gülmeyi öğrenmeden sevilmeyi beklemeyin ama... Ben bu fonksiyon hakkımı nasıl değerlendirirdim acaba? Her canlı bir gün ölümü tadacaktır? Yok ağır olur. Neyse bunu şimdi düşünmeyeceğim ama önerilere açığım.
'Gizli müşteri' diye sonradan doğma bir meslek var. Kendilerini 'müşteri odaklı' diye tanıtan firmalar para verip ajan tutuyor ve kendi elemanlarını denetlettiriyorlar. İsmini vermeyelim bir pizzacıda çalışanlara dönük bir uyarı tabelası bile varmış, 'Dikkat gizli müşteri olabilir' diye. Her an tetikte olman lazım, patronun adamı olabilir yani. Hayatta herkese patronun adamı gibi davranılsın istiyor çalışan odaksız firmalar; patronun her an her yerde olduğu hissedilsin.
'Gizli işçiler' örgütlense bir 'gizli müşteri' ne yazar kartvizitine?

Pazar, Ekim 28, 2007

İyi, kötü, kuru ve sıkı


'Bayrama Özel Kampanya' başlığıyla posta kutusuna düştüğü vakit tarihler 28 Ekim'i gösterdiğine, kaldı ki algım bunu seçmeye son derece hazır bir ortamdan besilendiğine göre, aklıma gelen hangi bayramdı tahmin edebilirsiniz. O değilse de hangi bayram zaten... 'Bir ilk, silahta kampanya' diyorlar, uzi kuru sıkıların 250 YTL'den, 150 YTL'ye indiğini muştuluyorlar. 'Buraya bakmadan silah almayın'lar, mermisiyle birlikte kampanyalar falan... Neyin kampanyası bu? Bir insan neden kuru sıkı alır?
Sokaklarda simitçiden fazla bayrakçı var. Belli ki daha önce simit de satmış olan seyyar, benzer satıcı teamülleriyle göz göze gelince kakalamaya çalışıyor bir tane. Beş tane alan kadın gördüm. Yarın bayram.
Evimin kapısına bez afiş germişler, mahalleden oy almamış ama fırsatını bilmiş malum parti, hayatta kim ölür, kim ölmez, önermesini benim kapımın önüne asmış; sokağa çıktım mı onu görüyorum. Gazetelere bakamıyorum, televizyon izleyemiyorum, lafzından emin olmadığım üç beş kişi dışında muhabbeti derinleştirmiyorum, korkuyorum söz oralara geldiğinde duyacaklarımdan, kuru sıkı atmalardan.
Çürüğünün lekesini kabuğuna vuran domates gibi değil, önce çekirdeğinin etrafı kurtlanan şeftali gibi... Ne olmuşuz böyle, neymişiz? Ben nerelere gideyim.

Perşembe, Ekim 25, 2007

BİR


O günü hatırlıyorum, ne yapsam kendimi eğlemeyi, o bir yana, düz durmayı bile beceremediğim akşamını da. Çok da çekici bulmadığım bir blogu'u okurken, sol tepedeki 'yeni blog oluştur'a basmış, yeni bir pencere açmıştım. Baktım, bir yıl geçmiş. Geç yazınca evde ocağın altını açık, bahçe kapısını aralık bırakmışım gibi hissettiğim bir 'şey' oldu zaman içinde. Bir senede çok şey oldu; olur...

Pazar, Ekim 21, 2007

Özünü pis hiss etmeyesen

Spirtli içki, siqaret ... ve seher tezden gözlerin şişib. Onlara dünyaya geniş baxmağa imkan yarat, bu heç de çetin deyil. Göz qapaqlarının şişkinliyini azaltmaq üçün, üzerine soyuq suda isladılmış salfet ve ya soyuq qaşıq qoy. Eyni meqsedle kartofu götür, qabığını soymadan yu, iki hisseye böl ve göz qapaqlarının üzerine qoy. Gözlerini ovxalama! İmkan varsa, daha bir neçe saat yat.
Muhteviyat ne olursa olsun, Azerice'de garantili bir komiklik bulmak sinirimi bozsa da, deneysel teşebbüsler olarak Azeri kanalında Sean Penn'li falan birtakım filmlere bakmışlığım, maç izlemişliğim var. 'Dogville'in Azerice nasıl bir tecrübe olduğunu ben anlatmaya kalkışmayayım bile; başka bir şeydi. Tabii bundan üç dört sene önce, bir devlet kanalında dublajlı olarak 'Dogville'in gösterilmesi ayrıca takdirlik bir vaziyet. Türkiye'de özel ya da tüzel herhangi bir televizyon gösterdi mi emin değilim, ben rastlamadım.
Belki biraz Seda ya da Hülya dergisine benziyor, Aysel diye bir Azeri kadın dergisi var. İlk denk geldiğim sayısının cinsel bilgiler hanesinde spermaların uşaklığa giden sürecini öyle tatlı anlatmıştı ki, ara ara bakıyorum şimdi. Bir sabah belası olan göz kapağı/ altı şişkinliğine dair bir yazı vardı taze neşriyatında. Evrensel sağlık haberi jargonu neticede, ama mesela 'İmkan varsa, daha bir neçe saat yat' tavsiyesini ben hayatımda ilk kez ve mutlulukla okuyorum. O yüzden sitedeki 'Yetkin qadının 25 bacarığı' yazısına falan da ayrı bir ihtimamla baktım. Mesela: 'Bir defeye ne qeder alkoqollu içki içe bileceyini müeyyenleşdir. Öz normandan artıq içmemeyi öyren. Alkoqollu şenlikden sonra 3 stekan su iç ki, sabah özünü pis hiss etmeyesen.' Ya da :'Savadlı insanları qıcıqlandıran bu tipli suallar verme: 'Metni nece yadda saxlayım?' ve ya 'Rambler nedir?'. İki axşamını sene hesr edecek kompüter bilicisi dostun ne lazımdırsa sene öyrede biler.'
Elman diye bir de erkek dergileri varmış nette, bugün keşfettim. 'Yene aldanmış qızların dadına ELMAN çatdı' başlığı başka limitler düşündürse de, dört genç kıza 'İlk öpüşün yadına gelirmi?', 'Öpüş zamanı insanın dadını hiss etmek olarmı?' gibi soruların sorulduğu, tamamen ilk öpüşme üzerine gayet naif bir söyleşi de mevcut. Bu arada ögreniyoruz ki French kiss'in Azericesi 'Fransızsayağı'...
En alt katta oturmanın şöyle 'efektif' bir yanı var, yağmur yağarken bütün çatının biriken suyu 15 cm yarıçapındaki bir borudan, dibinize iniyor. Bu hipnotik bir yağmur efekti demek. İnsan özü ne kadar pis uyansa da, isabetli bir soundtrackle devamlılık sorununu aşıyor, Aysel'e, Veysel'e zaman kalıyor. İmkan varsa, daha bir neçe saat yatabiliyorsa, kaymaklısından...

Cuma, Ekim 12, 2007

Çinsel durumlar

Altı günlük Şanghay seferinden elimde 'naber' manasına gelen 'ni hav' ve 'teşekkür' karşılıklı 'şi şi' ve bir sürü çer çöple döndüm. Daha önce Hong Kong'u görmüşlüğüm vardı; Discovery Channel izler gibi dolaşmıştım, lakin yine de Şanghay kadar acayip gelmemişti. Bir tutarlılıktı belki de beni sakinleştiren. Sokaklarda gerçekten o bilmemkaç bin gökdelende çalışan yuppieleri, 0.5 kalem uçlu topuklarıyla yaylanan estetikli profesyonel iş kadınlarını çok daha fazla görüyordunuz; yoksulluk saki daha istinaydı. Sokaklarda grafittiler vardı, metro duraklarında çekik gözlü punklar... Doğrudan Batı eliyle geldiğinden, daha kitabi bir kapitalizm Uzakdoğu fonuna oturmuştu. Şanghay'da ise aynı high-tech silüet, alışveriş merkezleri, marka bolluğu, kitabi olan her şey var, fakat insanlar başka türlü bakıyor. Mesai saatleriyle birden oynanması, gazetelerde birden bir kelimenin yasaklanması gibi, o cebri hali sokakta dolaşanların yüzünde çok çabuk okuyorsunuz. Bir şehri altı günde ne kadar tanırsınız da ukalalık edersiniz... Ama işte fay hatları gün gibi ben buradayım diyor.
Vitrin mankenlerinin hiçbiri Çinlilere benzemiyor. Televizyon ekranlarında prim yapan belli ki bir Çinli ile olmayanın mamulu genç kadınlar, erkekler... İlhan Mansız'ın oralardaki süksesini anlamak kolay. Çünkü bütün jönleri, çekik değil ama uzun bir uykudan yeni uyanmış gözlü erkekler. Denizden çıkan her şeyleri çok şahane. Kutusuna kanıp aldığım kurabiyeler et sulu çıktı, ama olsun. Bir binanın üçüncü katındaki, duvarları kadifelerle kaplı, kristal toplu, pavyon ışıklı arada duman üfletilen barda geleneksel ipek bir kıyafet içindeki dal gibi Çinli kızı Kylie Minogue'dan 'Can't Get You Out Of My Head'i söylerken bulmak daha şahane bir rastlaşma... Her saniyesinde Mao'nun halkı selamladığı bir saatim var, o yasemin çaylarını nasıl öyle düğümlüyorlar hâlâ anlamış değilim.
Şanghay'dayken hafakan'a erişilemiyordu. Hangi sakıncalı kelimeyi kullandığımı bilmiyorum. En son Çin'e gidiyorum, noolur uçakta topkek versinler demiştim, sakın ha!

Pazar, Eylül 30, 2007

Patates baskısı


Bizim Beşiktaş'ta tekelimsi bakkalımsı bir yer var, adam vitrine yazmış: 'Sormayın, bizde her şey var.'
Yazmayalı zaman geçince ya da uzun süreden sonra yakın bir ahbapla görüşüldüğünde aynı hesap: 'Sorma, her şey var...' Hakikaten yakın temaslı muhabbetten imtina etmediğiniz, hasbelkader zamanla iki paralel çizgiye dönüştüğünüz bir ahbapsa bu, özete de giremiyorsunuz. Yani o günlük kalıp şu oldu, bu oldu cümleleri var ya, ona yakıştıramıyorsunuz, ama nereden başlasam hali... Bir süre sonra çözülüyor neyse ki; zaman hiç geçmemiş gibi oluyor.
'Mahalle baskısı' tamlamasını gazetelerde görmeyeceğim, gazetelerde gördüğümü de zaten anlamayacağım bir yere gidiyorum. Çin'e... Az sonra... Acil baskı yani...
Hafakan'ı kapamadan patates baskısının ne kadar şahane bir şey olduğunu anacağım sadece gitmeden, ilkokuldan çok kreatif çalışmalarımın bulunduğunu, bir zamanlar evimin duvarlarını patates baskısıyla kaplamayı hayal ettiğimi...
N'olur uçakta topkek versinler...

Cuma, Eylül 21, 2007

Lambuka del mondo


Hotmail'in ana sayfası mı değişmiş, önceden sorarak kaydettiği mail adresinin altına 'Beni unut' diye bir buton eklemişler. Fonksiyonu malum, ama tek bir tık'a bağlanmış 'beni unut' emir kipi bir acayip geldi.
Unuttum.
Motelin sahibi "Kimse de yok, eni konu dinlenirsiniz' dedi ilk gün. Eni konu... Güzel laf. Aynı yere daha önce gitmişliğim de var; 'sezon' o zaman. Ofiste tek bir bilgisayar, o vakit bir ara maillere bakmak için izin istediydik de, sahibin oğlu "ADSL de ucu ucuna çekiyor" demişti. Yekten "Hayır" diyemedi, "başımdan gidin, beş masaya çupra, kalamar ızgara taşıyacağım" diyemedi, "Ucu ucuna çekiyor" dedi. "Bize kadar" gibi yani. Bu sefer, hakiki manasıyla tek odaya baktıklarından, kendileri sordular 'ADSL'ye' ihtiyaç var mı diye?
Yazları yerli turistten de kazanan aslen bir balıkçı köyü burası. 'Dışarıyla' bağlantı, gelen giden, Sıla dizisi ve eylülün 10'una kadar Posta gazetesi... Biz gittiğimizde dolandırmadan "Gazete olayı bitti" dedi 3 km ötedeki gazete bayii. Kasabaya inenler Güneş, Müneş öyle bir şeyler getiriyorlardı bazı günler; Akşam gazetesi bulunca Herald Tribune bulmuş gibi oluyorduk. Güzeldi. Onun ötesi iskeleden zargana, motordan lambuka...
Hangi siteydi hatırlamıyorum, ideefixe olabilir, ilk açıldığında üye olduğunuzda tıklamanıza özel bir buton sunuyordu: 'Uyarılmak istiyorum'. İlgi alına giren kitaplar, CD'ler falan, fonksiyonu malum, ama bu yani sunuş. Değiştirdiler zaten kısa bir süre sonra. Üzerimde hâlâ kara tarafı ılık bikini izi, 'beni unut' demek gerekiyor şimdi; şehirde 'uyaracak' başka şeyler bulmaya çalışmak lazım derhal. Eni konu zor. Her şey ucu ucuna.