Salı, Haziran 26, 2007

Angora forte


Hava sıcaklığı Marmara Bölgesi'nde bir şehirde 40'lı rakamlara ulaştığında, insandan seyrelmiş sokaklardan geçen klimalı arabaların uğultusu bile hava denilen görünmez saydığımız şeyin içinde yutulurken, miligram yapraklı ağaçlardan bile tek kıpırtı yükselmemekte zaten, aynı coğrafi bölgede bir insan sol kolunun altından çıkardığı termometrede akşam 'hava durumu'nda duyduğuna yakın bir rakam görür. Zaten titriyordur.
Mevsimlere göre insanların unuttuğu fiiller var. Yazlıklarla kışlıkların yerini değiştirir gibi bile değil, zahmetsizce ve kayganca dili araziye uyduruyoruz. Dört mevsimin hissedildiği ülkeleri çekilir kılan belki biraz da bu. Çok sevilen, kış boyu kendisini hatırlatmayan, ama çekmece dolap sirkülasyonlarında insanı manasızca mutlu eden tişörtler gibi, zamanı geldiğinde dökülüyor o mevsimlik fiiller, sıfatlar dil pazarına. Diğerleri toz oluyor.
Velhasıl ben bu ülkenin İstanbul'unun pazar günü titredim; titreyebildim, üşümeyi hatırladım. İnsan sadece kendisiyle nasıl müstakil bir evren kurabiliyor, genel fotoğrafı absürtleştirebiliyor.
Kıştı, kafamda da şapka vardı hatta. İstiklâl Caddesi'nde bir seyyar satıcı bağırıyordu: "Bay, bayan angora...'
Adam eldiven satıyor tabii ki. Ama iki yandaki binaları kadrajdan kesip caddeyi Frankfurt Havaalanı gibi devasa mesela, Barselona Havaalanı gibi aydınlık mesela düşününce ne güzel bir anons solumdan yükselen: "Bay, Bayan Angora..."
İnsan sadece kendisiyle nasıl müstakil bir evren kurabiliyor, genel fotoğrafı absürtleştirebiliyor. Bu sağlıklıyken daha zevkli oluyor.
N'olur asfaltta yumurta kırılmasın bir de!

Pazartesi, Haziran 18, 2007

Açık bir deniz


Hem ziyareti, hem ticareti bir kılıfına uydurarak, yakınlarda üç günü, ilçe demeye dil varmayan bir tatil şeysinde geçirdim. Adını anmaya lüzum yok, en adı çıkmışından. Ve bir yandan da aşağıda lafı edilecekler cümle benzeri için de muteber.
Türkiyeli tatilcilerin azınlıkta olduğu mevsim bu. Ticareten sezon başı; Adana'dan, Mardin'den ya da İstanbul'daki Sivas'tan çalışmaya gelmiş genç oğlanların mesai başlangıcı... İlk yıl gelenler otellerde, motellerde bulaşıkçı, komi, garson oluyor önce, etraflarına bir bakıyorlar, parmakarası terliklere, fısfıslı güneş yağlarına, enerjivotkalara, kalçalara, memelere bakıyorlar uzun uzun. Ertesi sezon açık büfe mutfaklarında kayık tabaklara kaşar dizmek kesmiyor artık onları, aynı parayı da alsalar, bahşiş, hoşbeş, kalça ve meme ihtimali olan başka işlere geçiyorlar: Halıcı, kuyumcu, ortacı oluyorlar. Beş figürlük break dansımsı koreografileri bar önlerinde üçlü sergileyip, ülkelerinde ancak cehennem hayatı yaşayanların bunlarla eğlenebileceği turistlere adisyon açmaya çalışıyorlar yahut. Kaşların ortası temizleniyor, saçlar enseden kuyruklu yahut tepeden punky, mutlaka bir kısmı oksijenle açılıyor. İmasını sülalesine küfür saysa da, daracık tişörtler, pırlanta taklidi tek küpeler, şile bezinden bol pantolonlarla, gey estetiğiyle dolanıyorlar ortalıkta. O kadar ayarsız bir transformasyon ki, 'Nerede yaşıyor bu çocuklar?' diyorsunuz, 'Kim bunlar?' Böyle marjinaller olarak tez zamanda fonksiyonel bir vokabüler edinip, doğrudan turistlerle el ense şakalaşıyorlar. İnsanlararası mesafe esasına dayalı hayatlarından sıkılan bu 'yabancılar' da tatil diye ses etmiyorlar, egzotik geliyor onlara, bilakis hoşlanıyorlar da bu izansızlıktan. Bu çocuklar hiç tasaları yokmuş gibiler, sonsuz bir sokak partisindeler sanki, kafaları da hep iyi sanki, turistlere mal kakalamak değil de sanki dertleri, bu tasasızlıklarını, şakacılıklarını, parti ruhlarını sergiliyorlar yabancılara. Beş adım uzaklaştıklarında, kendi aralarında kendi dillerinden konuşuyorlar sadece, kalçalı ve memeli...
Sırtlarına geçici dövme, kahküllerine gölge, sakal traşlarına tasarım attırmış daha level 1'deki dört oğlan, taş çatlasa 19'dur en büyüğü, konuşuyorlar önümde. Havlular ellerindeki beyaz poşetten çıkıyor. Onlar kendilerine sahilde yer ararken kumsalın çakılına, denizin yosununa bakmıyor. Denize girmek için elli metre ileri gidebiliyorlar stratejik bir durum varsa. İşte bunlardan biri diyor ki: "Bu televizyonda ünlüleri görüyoruz ya, kameramanlar çekiyor, orası neresi lan?" Diğeri tecrübesiyle cevaplıyor: "Oğlum oralarda öyle bir güvenlik var ki, bizim otelden biliyorum." Üçüncü bir çözümle geliyor: "E, denizden giririz..."
Başını kaçırmışım. Oturdukları plajın güvenlik görevlisiyle garsonunun konuşmaları geliyor bir zaman sonra kulağıma aksi istikametten: "Şu İngilizce'den var ya, tek anladığım 'kiss me'"
Gelecek sezon level 2 olacak onlar için, belli. Sonrası, değil.

Perşembe, Haziran 14, 2007

...extra boşluk

İstedikleri kadar büyütsünler piyasanın sıfırlarını, bunu kendileri becerdiler, televizyonda yahut radyoda, reklam girdi mi başka bir konuma geçiyor beyin. Televizyonda öncesinde izlediğimiz fazla gri hücre kıpraştıran bir şey olmasa dahi, beyin stand-by'a benzer bir hale zıplıyor, elin zaplamaya mecali yoksa.
Radyo açık, bir şeyler mi yiyorum... "Tanıdık, tanımadık herkesi aramanın dakikası bilmem ne kadar kontör" diye bir laf öbeği, karşı taraftan atılmış yabancı bir cisim gibi kafama çarptı. Telefon sapıkları mı hedef kitlesi, tanımadık biri nasıl aranır?
Bu radyo reklamı aklımdayken, Eminönü'nde "ekstra muhabbet"i gördüm.
Eminönü'nde bunu görmeden önce "Börek yemenin yaşı yoktur" sloganını vitrinine sabitlemiş bir dükkân gördüm. Eminönü'nde bunu gördükten az sonra "Canlı Et Bebek"i gördüm; altgeçitte. Bir tuhaf oldum.
Gün aşırı uçuş simulasyonu yaptırılan, ama yükselmeye muvaffak olamayan serçe dün vitrininde ölü bulundu. (Bkz. "Passer -fazla- domesticus") Gagasının altında kırmızı bir şişkinlik vardı iki üç gündür. Bir ayı bulmayan hayatının çoğu bir ecza dolabında geçti.
Zihnim yuvasına çöp taşıyan bir güvercinin mesaisiyle çalışıyor. Farketmeden benzer dal parçalarını biriktiriyorum. Bunların hiçbiri olmamışken Beşiktaş'ta gördüğüm bir tabela aklıma geldi mesela: "Kuzu boşluk 7,9 YTL"
Boşluk hayvanın neresidir? Suna'nın Serçeleri'ni ve Suna'nın düştüğü kireç kuyusunu bilinçaltımdan sildirebilir miyim? Boş muhabbetin yaşı var mı?
extra boşluk...

Cuma, Haziran 08, 2007

Günün elemanı


Dün akşam üzeriydi, birden indiren yağmurda Karaköy iskelesi karşısında bir pastane şemsiyesine sığınmıştım. İşte olmadığım, bir işte çalıştığımı unuttuğum bir perşembeydi.
Saat 6 olmuş... Kumaş pantolonlardan, çapraz çizgili kravatlardan, taşlara vuran dolgu topuk seslerinden ve başka şeylerden anladım bunu. Gün içinde birbirleriyle sekiz cümle eden adamlar, kadınlar, üçlü dörtlü gruplar halinde 'paydos'un verdiği bir gevşeklik içinde şeflerine küfrederek önümden geçiyorlar. Kendilerinden geçiyorlar bunu yaparken, burada birleşiyorlar. Eve gitmeden çocuğu babaanneden alacak kadınlar, eve giderken karpuz almayı akıllarında tutan adamlar, bu ortaklığı kurlaşmaya çeviriyorlar hatta. Bu perşembe 'paydos'unun ve yeri gelse anasını bilmem ne yapacakları patronlarının durduğu bu kesişim kümesinden cinsel bir enerji doğuyor, akbillerini basarken kurlaşıyorlar. Öğle tatillerinde yarım bırakılan sığ cinsel göndermelerin devamı gibi de değil tam. Başka tür bir pornografi bu; şirket pornosu... Aynı yerden çıkmışlar, aynı kişiden nefret ediyorlar, akşam saatleri için teker teker sıkıcı ayrı hayatlar kurmuşlar, aynı vapura binecekler.
Karaköy'den kalkan son Kadıköy vapuru iskeleye yanaşırken, önceden demirlemiş birkaç vapurun içinden geçmek gerekir bazen. Şehir hatları çalışanlarının vapurları eve dönüştürdüğü saatlerdir bunlar. Radyonun sesi sonuna kadar açılmıştır, güverteyi yıkayanlar paçaları sıvamıştır, gün içinde hiç olmadığı kadar yüksek sesle, katiyen olamayacak şekilde küfürlü konuşulur. Başka bir yer, başka bir şey gibi gelir bir vapurun içi o vakitte. O adamlar orada yaşıyordur sanki, evlerinden daha fazla eve dönüştürmüşlerdir vapurları...
McDonalds'lar akşam bir saatte kapanır, asgari ücretle bütün günü kasa kuyruğundakileri 'büyük seçim'e ikna etmeye çalışan gençler içeriyi temizlemeye başlar. Bütün gün sanki sadece bu saati bekliyorlarmış gibidirler. Aynı son otobüse binecek bu çocuklar, intikam alır gibi müziğin sesini sonuna kadar açarlar. Sandalyeleri, masaların üzerine kapatırken bilerek vururlar, ayaklarıyla iterler. Önlerinden geçerken gözlerim takılır hep, müzikten seslerini duyamam, ama şeflerine küfrederler çok, günün gıcık müşterilerini birbirlerine anlatırlar -gibi gelir bana-. Gün içinde tahrip edilen zihinlerinin ve bedenlerinin intikamını, Ronald Amca'nın evini yıkarak almak isterler sanki. Modası geçmiş heavy metal şarkılarıyla, yakın zamanlarda bir de Sagopa Kajmer'le, Ceza'yla, hip hop'la yıkmak isterler 'ekmek kapılarını'.

Mesai bittiğinde de bitmiyor.

Pazartesi, Haziran 04, 2007

Passer -fazla- domesticus


Cumartesi öğle suları, muhtemelen yuvasından ilk kez havalandı ve pat diye yatak odasının balkon kapısının önüne düştü; o panikle de duvarla, gardırop arasına sığındı. O kadar korkmuştu ki, duvarın dibinden ayrılmadı saatlerce. Odanın tenha anını kollayıp aralık kapıdan gardırobun içine süzülmüş sonra. Oradan avuçlaması kolay tabii. Fakat dışarı bıraksak uçamaz ki... Bizim muhitin kedileri Serengeti kaplanları gibi. Cüsse babında değilse de, özgüven tavanda. Anında fındıklı lokum gibi yutarlar bunu.
Fakat evde kafes yok, kutu yok, bu Apti'nin biraz kendine gelene, kanat çırpmayı öğrenene kadar istirahat edebileceği bir konut yok. Bahçe duvarına eski bir ecza dolabı asmıştım; mavi bir şey. Zamanında içine tentürdiyot mu, bir şey dökülmüş, hâlâ o koku duruyor inceden. Onu boşaltıp içine koyduk; kapısı aralık... Fakat görüntü o kadar absürd ki! Üç katlı bir vitrin gibi, bu Apti camdan bakıyor sürekli. Yesin diye konulan ıslak ekmeği yemeyi akıl edemiyor, içsin diye konulan suya kendisini sokuyor. Tüyler diken diken, psikopat gibi görünüyor iyice. Arada slogan atar gibi ötüyor ecza dolabından. Dün bir ara çıkardık, belki uçar diye. Yok, zıplama dışında figür yelpazesi zayıf. Gerisin geri vitrine...
Bir arkadaş Nişantaşı'nda kaldırımda yürüyen bir martı görmüştü. Kuzu büyüklüğünde, koca gagalı bir martı, vitrin bakan Teşbeş kadınları gibi kırıta kırıta yürüyor. Özgüven tavanda... Bir kere de apartman boşluğuna düşmüştü biri. Yönetici gagasından tutmuştu, ben apartman kapısını açtım, birimizi ziyarete gelmiş de, 'e artık geç oldu' der gibi, alışveriş yapıp evine dönecek gibi yürüyerek çıktı, karşıdan karşıya geçti. Martılar da çok muhitte. Karınlarını tuta tuta, katıla katıla gülüyormuş gibi sesler sürekli tepemizde.
Günün vitrin düzenlemesi: Jethro Tull'dan 'Sparrow On The Schoolyard Wall' olur, Simon & Garfunkel'dan 'Sparrow' da... Dilimizde 'serçe'li şarkı aramaya kalkınca Sezen Aksu, Kayahan, Ebru Gündeş hattına giriliyor, derhal havalanıyorum.

Perşembe, Mayıs 31, 2007

Sözde değil, özde 'olfrygt'


"Saçmalıktan hoşlanmam. Ayrıca sessizliği severim, az insanı çok insana tercih ederim."
Rolling Stone'u ele alınca, sayfaları karıştırınca, en önce bunu okuyorsun, kaçarı yok. Iggy Pop 60 yaşında bir de...

"İletişim Kitabevi'nde bir konuşma yapmaya çağrılmıştım. ...sen kalk aç karnına küçük bir konyağı indir midene. Sıkılganlığı yenmek için midir, nedir? (...) Epeyce kalabalık vardı. Hoşlandı galiba gençler, yuhalanmadım. (...) 'Açım çocuklar, Tavukçu'ya gidelim' dedim. Gittik. Sohbet süredursun, bir küçük rakı da içtim sanıyorum. (...) Olan olmuştu. Acaba konuşma yaparken de pot kırdım mı? (...) Çok şükür zırvalamamışım."
Vüs'at O. Bener 'Mızıkalı Yürüyüş'te anlatmış. 'Kendimi intihar ederim' dedirtmişti birine bir keresinde de...

"Ordu'da 1936'da Kahraman Sağa tarafından kurulan, Türkiye'nin ilk çikolata barı 'Tadelle' markasıyla, bir dönemin çocukları için çikolatanın adı olan Sagra, 1994 yılında kontrolüne girdiği Bayındır Holding'in yaşadığı ekonomik krizin kurbanı oldu ve faaliyetlerini durdurdu."
Son Tadellelere, Tadelle demiyorduk, ama yine de bir ekonomi sayfasında haberi derhal seçti göz...

"Tek bildiğim bir şey varken, çok bilinmez bir hal oldum"
Hayko Cepkin'in yeni albümü çıktı: 'Tanışma Bitti'. En, en sondaki hediye şarkıdan bu da...

"Şehir dışındayken bira bulamamaktan rahatsız edici şekilde korkmak."
Danca'da bu hissiyatı anlatan bir kelime var: Olfrygt.

Pazartesi, Mayıs 28, 2007

Fire tasması


Sokak köpeklerinden bahsedecektim. Gün içinde kaldırım, sokak girişi, otopark çıkışı bakmadan kendilerinden geçerek devrilen, burnunun dibinde bir kedi salsa yapsa dahi sol gözünü açmaya tenezzül etmeyen köpeklerden... O kendinden emin halden...
Gecenin tam bitimine, sabahın tam başlamasına yakın bir ara bölge var, o ışıkta bir film çekilse günün bitimine, akşamın başlama saatlerine yakın da diyebilirsiniz. Aldanırsınız. Ama bir ipucu... O sokak köpeklerinin, otoban girişi, hastane bahçesi, köprü çıkışı demeden celallenerek, uluyarak dolandığı saatler bunlar. Sabah nemrutluğunu çok iyi anlarım, bunlar da nemrutlar o saatlerde, yoktan yere parlıyor gibi görünseler de insana çok yakışabilecek bir öfkeleri var. Rahat batmıyor onlara, bir eylem koyuyorlar sanki. Varlıklarını hatırlatıyorlar. O saatlerde insanların yatak odalarının pencereleri kapalı oluyor daha; sokak kapıları içeriden kilitli... Eve dönmeyi unutmuş bir iki sarhoş, billboardları değiştiren bir iki adam, ilk otobüse yetişmek için durağa doğru sadece hayvani refleksleriyle yürüyen erkenci bir iki kişi daha belki...
Asfaltlanıp üzerine yaya kaldırımı çizilmiş yollarda, kapılarına fotoselli ışık takılmış 32 dairelik apartmanların dizildiği sokaklarda, benzinciler, yeraltı geçitleri, vinç kuleleri, cam şişe kumbaraları, ışıklı ışıksız tabelalar gibi "şey"lerden müteşekkil, tamamen insan yapımı bu senaryoda, kedi gibi, köpek gibi sokak yaratıklarının dolaşması bana iyi geliyor bazen. Bir yabancılaştırma efekti gibi, bana nerede olmadığımı hatırlatıyor. Küçükken kedilerin de okulu, köpeklerin de fabrikaları var sanıyordum. Anne kedi, baba kedi, çocuk kediler okulda... Yoksa onların da şehirde yaşamaları tuhaf geliyordu. "Ay sevimli şey" diye geçiştirilebilecek bir çocukluk show'u ya da "su"ya, "buu" demek gibi bir şey değil bu; gayet sağlıklı, temiz bir bakış aslında.
Gün içinde ara ara da çok önemli bir işleri varmış gibi kalabalıkları yara yara koşar sokak köpekleri. Yine varlıklarını mı hatırlatıyorlar?
Yoksa? Bunu kim kimden öğrendi?

Perşembe, Mayıs 24, 2007

Florasan kıpraşması


Florasan ışığından hazzetmem; florasanlı esnaf lokantalarına gitmem. Florasanlı evler içimi daraltır. Babaannemin evini getirir mesela aklıma, gözünü kısıp baktığında canavarlaşan çiçek desenli duvar kağıtlarını, sobalı odayla evin sobasız geri kalanı arasındaki ısı uçurumunu, soba tellerine asılan el bezlerini... Daralırım. Divana uzanıp gözünü kapadığında göz kapağında beliren florasan yuvarlağı, hâlâ sabit o perdede. Regülatör kutusu, Hac'dan bir ahbabın getirdiği altı kişilik zem zem takımı, sürgülü dolaplarında halamın fotoromanlarının durduğu bordo divan peşi sıra geldi. Florasan ilk açıldığında kıpraşır ya, o yaşlara ait bir sevimsizlikle birbirlerini izlediler. İştah şurubu zamanlarım... Yemek yememek için formika masanın çizgilerini sayışım, etli sebze yemeklerinin suyundaki yağ halkalarını birleştirişim...
Küçük gelinlikçiler vardır. Genelde apartman dairlerinden bozma gelinlik atölyelerinin, balkondan bozma vitrinlerine florasan konur. Çok çekmesin elektrik diye... O ışıkta, nuhnebiden kalma mankenlerinin üzerindeki tapon gelinlikler daha da sevimsizleşir, evlilik kurumu hakkında peşin hükümlenirsiniz. Bir florasan kıpraşmasıyla Fatih'teki gelinlikçiler geldi aklıma. Ne kadar çoklar, ne kadar çok... Dört katlı apartmanlar, pasajlar, sokak araları, her yer gelinlikçi dolu. Süpermarket gibi... BİM gibi mesela...
Malum, iklim değişimiydi, küresel ısınmaydı, her insan evladının bir mesuliyeti var. Onun, bunun yanında bana en çok koyan o tasarruflu ampuller, florasanlar... Beyaz ışıktan nasıl kaçıyorum... Nasıl bir nakşolunmaysa, ışık sabitlense de, benim kafa kıpraşıyor.

Pazar, Mayıs 20, 2007

Being Atatürk


Konya'da, müzeye dönüştürülmüş eski Mevlana Dergâhı'nı gezerken kendimi bir çağrışımlar silsilesinden alıkoyamamıştım. Müzenin bir matbah bölümü vardı. Matbah "mutfak" demek; Mevlevilerin eğitim ve terbiye aldıkları ocakmış burası... Ziyaretçilerin zihinlerinde daha kalıcı bir iz bırakmak gayretiyle gerçek insan boyutlarında mankenlerle bu terbiye sürecinin farklı evreleri canlandırılmıştı. Fakat bütün mankenlerin suratı tıpa tıp aynıydı; bakışlar, sakallar... Ve büyük odada onlarca "Mevlevi" var. "Being John Malkovich" filminden çağrışımlarla, zihnimde kalıcı bir iz bırakmıştı bu ziyaret.
Yazarken çağrışan başka bir haber de, Mevlana pulları basılacağı zaman hangi tasvirin kabul edileceği tartışmasıydı. Farklı minyatürlerde, saçı sakalı bırakın, aralarında zencisi bile olan farklı Mevlanalar resmedilmişti çünkü. O haberi buldum.
İzleyişimden çok zaman sonra, aynı filmin hafızamdaki yerinden ikinci taarruzu, bir bankanın Oniki Dev Adam maskesi dağıttığı dönemde olmuştu. Kartondan maske yapmak gibi basit bir fikir, o dönemki dev coşkuyla birleşince sokaklarda bile tanık olabileceğiniz absürd kareler salmıştı uzaya.
Sonra bunların politikacılar serisinin çıkmasıyla işin suyu çıktı. Gazetelerin tekinde bir sınıf dolusu maskeli öğrencinin fotoğrafını hatırlıyorum, ama nasıl bakacağımı bilemediğimden o fotoğrafı bulamadım şu anda.
Durumu kavramakla birlikte, Hrant Dink'in cenazesindeki Dink maskelerini bir talihsizlik olarak hatırlayacağım. Olmamıştı.
Ben kaçırmış olabilir miyim? Türk bayrağı konusunda yaratıcılıkta hiçbir sınırın tanımadığı bu son mitinglerde, kimsede Atatürk maskesi görmediğime gerçekten şaşırıyorum. Zihinlerde bundan daha kalıcı bir iz bırakılabilir mi; yüz binler/ milyonlar tek maske, tek vücut...
Ama hangi resmiyle, hangi Atatürk? Hiç bilemem.

Salı, Mayıs 15, 2007

3N + 1F


Bizim iş yerinde bir Müjdat Abi var. İncedir, uzundur, ama onun ötesinde ince bir insandır, konuşmasıyla insanı sakinleştirir. İlk hoşbeşlerimizden birinde bana 'En çok hangi hayvanı seversin?' diye sormuştu birden, ben de "Zebralar çok güzeller, zürafaları halleri çok acıklı geldiği için severim, iki penguen bir araya geldi mi de çok komik oluyorlar" demiştim. Güldü, "Ben de kedi köpek konuşacağız sanmıştım" dedi. O kediden konuşulsun sever, kedisi vardır, binanın çevresindeki kedileri de evden naylon poşette getirdiği mamalarla besler. Bir de bulduğu her şeyi okuduğundan, çok saçma enformasyonlara sahiptir, o yüzden hoşbeşi ayrıca zevklidir. Her şeyi okur derken, ayrımsız her gazete, derginin ötesinde, aralardan çıkan el ilanlarını, iş yerine gelen her türlü bülteni de atlamaz... Bir kez elinde kendisinin kullanmadığı bir ilacın prospektüsünü bile görmüştüm.
İşte Müjdat Abi'den öğrendim, Bodrum yerli ahalisinin sık kullanılanlara eklediği bir diyalogmuş. Biri soruyor "N'apan?". Diğeri cevap veriyor: "N'apam?" Tabii ne yapsın ki. Söz yine ilkine geçiyor, ki o da haklı: "N'apçen..."
Çok temiz bir diyalog gibi geliyor bu N'apan/ N'apam/ N'apçen üçlüsü. Bir yandan beyhude hepsi, bir yandan empatinin kralı gizli, herkes birbirinin halini o kadar iyi anlıyor ki aslında.
Biri bana "N'aber?" diye sorduğunda, çoğunlukla "Normal" derim bayağı bir zamandır. "İyi" demeye dilim gitmez, "kötü" desem, e kötü de değilim. "N'aber" girizgâhına yekten, "Şu oldu, bu oldu..." diye girmek de abes. Soranın da sorduğu o değil zaten... Fakat bu "normal"in yaygınlaşmasını da şaşkınlıkla izliyorum. Eskiden "normal" dediğimde anormal bir şey olurdu, gülen çıkardı, laf sokan çıkardı, egzistansiyalist bir hoşbeşe kapı açılırdı, iyiydi. Ben anormal olsun diye değil, "E işte" manasında diyordum, ama "Normal" de fazla normalleşti; sıkıldım, sıkılmışım. Kendi halime bırakıldığımda "N'aber"e "N'olsun?" diye cevap verdiğimi farkettim yakınlarda. Ne olsun işte... Bir empati kırıntısıdır beklediğim, ne olsun işte, ne olabilir ki...
Ecnebi memleketten hangi eş dostla konuşsam, yazışsam bu sıra, bana "N'aber?", sonra da "Kırmızı bayraklı mitinglere katıldın mı?" diye soruyorlar, "very fantastic" diyorlar. Dışarıdan nasıl görünüyor işte... N'apan/ N'apam/ N'apçen'i başka bir dile çeviremeyeceğim gibi, aklımdakini de çeviremiyorum onlara. "Fine" diyorum, "and you?"